Hagia Sophia

Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya; mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden sanat dünyası açısından önemli bir yer teşkil etmektedir.





Augustion Meydanı

Ayasofya’nın güney batı ucunda Mese (Divanyolu) caddesinin başındaki halka açık imparatorluk meydanıdır. Bizans dünyanın merkeziydi, o yüzden dünyanın başlangıç noktası olan Milion taşı, tam bu meydandaydı. Bizans’ın diğer şehirlere olan mesafesinin ölçüldüğü bu taş bugün de Yerebatan Sarayı’nın yakınında bulunuyor.


Roma İmparatoru Septimus Severus bu meydanı ilk kez oluşturduğunda alanın etrafını sütunlar ile çevirmiş ve halka açık bir Agora yapmıştı. Sonradan Justinian 532 Nika ayaklanmasının ardından bu alanın etrafında çeşitli devlet yapıları yaparak meydanı halkın sınırlı olarak girebildiği bir iç avluya dönüştürmüştür.

Roma ve Bizans dönemlerinde tüm resmi törenler bu alanda yapılırdı. Meydan 85 metre uzunluğunda 65 metre genişliğindeydi.Meydanın hemen yanında Senato binası bulunuyordu. Ayasofya ve Din adamları sarayına bağlantısı vardı. Güney ucunda Hipodrom başlardı. 

Jul Sezar’ın yeğeni ve ondan sonraki Roma’nın lideri ve ilk imparatoru Augustus’un (MÖ 63-MS 14) anısına imparatorlara Augustus ünvanı verilmeye başladığı için bu meydan da bu ad ile anılmıştır. Bu meydana Theodosus (Beyazid) meydanından Mese caddesi yoluyla ulaşılırdı. Ortasında Justinian sütunu vardı.

Justinian sütunu Ayasofya’nın güney batı tarafındaydı ve yüksekliği 50 metre civarındaydı. Sütun tuğladan yapılmış üstü bronz levhalar ile kaplanmıştı. Sütunun üstünde İmparator Justinian(527-565) at binmiş heykeli vardı. Sol elinde dünyayı temsil eden bir küre tutuyor, sağ eliylede doğuyu gösteriyordu. Sütun ve heykel fetihe kadar ayakta kalmış ve fetihten sonra yok olmuştur.




Hagia Sophia – İnsanlığın Kutsal Anıtı

Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia(Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya(Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya Bizans İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.

  • Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı bazilika planlı ilk kilise 360 yılında Büyük Constantine’in oğlu II.Constantinus zamanında yapılmıştı. İmparator Arcadius’un karısı İmparatoriçe Eudoxia, 404 yılında Patrik John Chrysostom’u görevden alıp sürgüne göndermesinden sonra destekçilerinin çıkardığı isyan da kilise yandı. Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarındadır.
  • Arcadius'dan sonra tahta geçen oğlu II.Theodosius, yanındaki senato binasıyla birlikte yanan ilk kilisenin yerine, daha büyük ölçülerde ikinci Kiliseyi inşa ettirdi. Kilise II.Theodosius tarafından 415 yılında törenle açıldı. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.
  • Hipodrom yarışlarında sürekli olarak birbirleriyle kavga eden maviler ve yeşillerin 13 Ocak 532'de çıkardığı kargaşa birden İmparator Justinian (Iustinianos) yönetimine yönelen isyana dönüştü. Halk vergilerden ve askerlerin baskısından bunalmıştı. Asker ve politikacıların bir bölümü de isyana karıştı. Hanedandan Hypatius adlı bir kişiyi imparator ilan ettiler. Justinian zor durumdaydı. Kaçmaya hazırlanırken, karısı Theodora yaptığı heyecan verici konuşmayla imparatora bağlı komutanları harekete geçirdi. İmparator kuvvetleri 30,000 kişiyi kılıçtan geçirerek Nika isyanını bastırdı. 3 gün süren isyan sırasında Ayasofya dahil olmak üzere Aya İrini Kilisesi'nin ön avlusu, tüm hastalarıyla birlikte Samson Bakımevi, Senato Binası, Khalke (imparatorluk sarayının girişi) yandı. 
Önden arkaya doğru aynı yerde yıkılıp yeniden yapılan üç kilise: İlk yapılan Theodosian Basilica, 537 yılındaki Hagia Sophia ve 557 yılında yeniden yapılan Hagia Sophia.

İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinian “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık aleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, Aralık 537’de Christmas gününde törenle açıldı. Kilisenin mimarları Aydın’lı yaşlı matematikçi Anthemius ile Milet’li matematikçi ve mimar İsidorus'dur. İmparator bu iki mimara 527-536 yıllarında  Sergios ve Bakhos (Küçük Ayasofya) kilisesini inşa ettirmiş ve tasarımlarından memnun kalmıştı. Şimdi sıra daha görkemlisini yapmaya gelmişti. Anthemius inşaatın başlamasından bir yıl sonra vefat etti. Kiliseyi Isidorus tamamladı. Ayasofya Kilisesi Allahın kutsal bilgesi Hz.İsa’ya adanmıştı (‘Sophia’ dini Yunanca’daki bilgeliğin(wisdom) latince karşılığıydı. 


Mimarlıkta kubbe inşa tekniği Romalılar tarafından geliştirilmişti ve 3. yüzyıldan beri kullanılıyordu. Bazilika planlı kiliseler de eski devirlerden beri inşa ediliyordu. Bu döneme kadar silindirik yapıların üzerleri çok büyük ölçüde kubbe ile örtülebilmişti. Ancak Justinyen Ayasofya’sındaki gibi dikdörtgen bir mekanda, dev ölçüde bir merkezi kubbe yapımı, mimarlık tarihinde ilk kez deneniyordu. Ayasofya’nın dış görünüş zarif değildir, proporsiyonlara dikkat edilmemiştir. İç görünüm ise saray gibi görkemlidir, göz alıcıdır; yapı, dev bir İmparatorluk eseridir.

İmparator Justinian

Açılış merasiminde heyecanına hakim olamayan İmparator, atların çektiği arabası ile içeriye dalıp “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı anlatılır. Ayasofya’nın kubbesi tamamlandığında kaplanamayan, sınırlanamayan, çevrelenemeyen evrenin bir sembolü olarak yorumlanmıştı.

1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık iki metre altında görülebilen ikinci kilisenin Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.



Ayasofya Mimarisi

Ayasofya'nın mimarisindeki en önemli yenilik, ölçülerinin bir kilise için alışılmamış büyüklükte oluşu, orta mekâna hâkim olan kubbenin büyüklüğü ve yüksekliğidir. Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Bazilika'nın orta nefini böylesi büyük bir kubbe ile örtme, yeni bir kavramdı. Bu kadar büyük bir açıklığı ahşap çatıyla örtmek olanaksızdı; bir kubbeyle örtmek ise daha önce hiç denenmemişti. Bu kubbeli büyük bazilikanın kentteki tek öncülü, yaklaşık 20-25 metre çapındaki kubbesiyle Ayios Polieuktos kilisesi'ydi; fakat Ayasofya için düşünülen daha büyük bir kubbe (çapı 32 metreden fazla) için, çok büyük boyutlarda bir destek sistemine gereksinim vardı.

Antemios ile İsidoros, kubbeli bazilika sorununu çözebilmek için önce geometrik, sonra da yapısal bir çözüm bulmak zorundaydılar.
  • Geometrik çözüm, orta nefi bir merkezi kubbe, iki de yarım kube ile örtmekti. 
  • Yapısal çözüm de, merkezi kubeyi her biri 9x5,5 metre çok güçlü ayaklara taşıtmak ve ayaklar arasına, kemerlerle birbirine bağlanan sıkışık düzendeki sütunlarla bir perde oluşturmak ve yan itkileri de, ana eksen üzerindeki iki yarım kubbe ile doğu ve batı, gotik uçan payandaları anımsatan kemerli payandalarla kuzey ve güneyde dengelemekti.
  • Bir başka sorun da düşey ayaklardan, kubbelerin eğrisel yüzeylerine geçişti. Bu da, köşelere yerleştirilen pandantiflerle çözüldü.    
Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi vardır. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 metre, genişlik 69.50 metre dir. Birbirine benzeyen çok sayıda anıtsal yapının strüktürel sistemleri ve işlevleri konusunda bilgi sahibi olan Anthemios ve İsidoros, imparatorun yeni katedralinin üzerine 100 Bizans ayağı çapında bir merkezi kubbe kurmaya karar verdiler. Büyük kemer inşası sürerken, ana payeler dışa doğru eğilmeye başladılar; günümüzde payelerin düşey sapması 61 cm civarındadır. Bu eğilme ve deformasyonun nedenlerinden biri, geç donan harçtı. Diğer nedenler ise, ana payelerin temellerinin ve payandaların yetersizliğiydi. Başlangıçta kubbenin projesi kusursuz bir daire şeklinde yapılmıştı ancak ana payeler ve payanda ayaklarının dışa doğru oturmaları sonucunda kubbe, kuzey - güney doğrultusunda, doğu - batı doğrultusuna göre 1 metre daha geniş bir elips şeklinde inşa edildi. Bu ve diğer deformasyonlar ilk kubbenin çökmesine kadar, hatta kubbenin Genç İsidoros tarafından yeniden inşa edilmesinden sonra da sürdü; öyle ki günümüzde bu yapı, Batı dünyasında Pisa Kulesinden sonra gelen en deforme yapıdır. 

Şüphesiz, Iustinianos döneminden önce de büyük çaplı tuğla kubbeler inşa edilmişti. İkinci yüzyılda Roma'da yapılan Hadrianus Pantheon'u bunların en ünlüsüdür. Pantheon'un, 6 m kalınlığında dairesel bir duvara oturan yarım daire biçimindeki beton kubbesi, 43 m'lik çapıyla o güne kadar yapılanların en büyüğüydü. 


Kubbe ilk yapıldığında bugünküne nazaran daha basık ve yayvandı. Ağustos 553 ve Aralık 557 yılında meydana gelen depremlerde büyük kubbe ve doğu yarım kubbe çatlamış, 7 Mayıs 558'de ise ana kubbenin doğu kısmı çökmüştür. Ayasofya kubbesinin ağırlığını temellere aktarmak için gereken mimari unsurlar o devirde henüz tam gelişmemişti. Basık kubbenin ağırlığının yarattığı yatay ağırlık yeterince sağlam payandalar ile desteklenmediği için dışa doğru eğrilen duvarlar yüzünden kubbe yıkıldı. 

Eski mimarın yeğeni genç Isidore tarafından yapılan ikinci kubbe 6 metre daha yüksek ve daha küçük çaplı tutulmuştu. Isidore bu sefer kubbe inşaatında daha Rodos toprağından üretilen daha hafif ve sağlam tuğla daha çok harç kullanmış. 562 yılında bitirilen tamiratla Hagia Sophia kubbe çapı Roma’daki Pantheon kilisesinden biraz daha küçüktü. Kubbenin ağırlığı dört köşedeki masif ana payelere basıyordu. Payeler arasında da 4 ana kemer vardı. Doğu batı ekseninde ana kubbe 2 yarım kubbe ve onlara destek olan daha küçük kubbeler ile desteklenmişti. Ana kubbenin yarıya yakın kısmı 10. ve 14. yüzyıllarda iki defa daha çökmüştür. Yapılan tamiratlardan dolayı kubbe tam bir çember değildir. Kuzey Güney çapı 31,87 metre dir. Doğu – Batı çapı 30,86 m. olup yüksekliği 55,60 m.dir.


Küp tabanlı kilise mimarisinin üstüne yarım küre kubbe yerleştirmek dört pandantifle (pendentive) mümkün olmuştur. Pandantifler mimari olarak ilk kez Ayasofya da denenmiştir. Pandantif üçgen tuğla duvarın yatay ve düşey olarak eğilmesiyle oluşturulur.

İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır.

849 yılındaki depremde batı tarafındaki yarım kubbe çöktü. İmparator Basil I, Ermeni mimar Trdat'a yeniden yaptırdı. Bu yıllarda Venedik dükü Ayasofya’ya çan hediye etti. 989 yılı depreminde ana kubbe ve binanın bir çok bölümü hasar gördü. Basil II nin hükümdarlığında olan bu olaydan sonra bina 6 yılda eski haline getirildi.

4. Haçlı seferine Kudüs için çıkılmıştı. 1203 yılında yolda hedef değiştirerek İstanbul’a gelip şehri işgal ettiler. Bizans İmparatoru Alexius IV, Latinlere borçlu olduğu için Ayasofya’nın birçok değerli objesini Latinlere vermek zorunda kaldı. Latinler 1204 yılında şehri yağmaladılar. Ayasofya içinde de içki içip, alemler yaptılar. Dini yapının eşyalarına zarar verdiler. Yağma sırasında birçok kutsal objeyide alıp götürdüler. Bunlardan bazıları: İsa’nın çarmıha gerildiği haç’ın bir parçası, İsa’nın türbesinden gelen taş, Kutsal Meryem’in sütü, İsa’nın kefeni, kutularda saklanan Azizlerin kemikleridir. Bunları şimdi bazı batı kiliselerinde görebilirsiniz. 1204 yılından 1261 yılına kadar Ayasofya’da 5 Latin imparatoru taç giydi. 

1261'de Latinler Cenevizlilerin yardımıyla istanbul’dan atılıp, Bizans imparatorluğu İznik’ten yeniden başkente döndüğünde Ayasofya çok kötü bir durumdaydı. Batı tarafındaki dört destek payandası bu dönemde yapılmıştır.

1317 de İmparator Andronicus II döneminde bu kez binanın doğu ve kuzey taraflarını destekleyecek payandalar inşa edildi. Ekim 1344 deki büyük depremde Ayasofya’da doğu kemerinin kubbenin doğu tarafıyla birlikte çökmesine neden oldu. Bu dönemde ekonomik açıdan oldukça zor bir durumda olan Bizans Ayasofya’nın tamiri için kaynak ayıramadı ve kilise bir süre yarı yıkık olarak, kapalı kaldı. 1354’de yeni vergiler çıkarıp, halktan bağış toplanarak Ayasofya yeniden eski haline getirildi ve ibadete açıldı.

1453’de Türkler İstanbul’u aldığında Ayasofya çok kötü bir durumdaydı. Pis ve bakımsızdı. Mimar Sinan’ın 16. yüzyılda eklediği payanda duvarları, 1847–1849 yılları arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Fossati kardeşlerin ve 1930’dan itibaren yapılan diğer restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli tamirlerdi. 

İlk başlarda figüratif olmayan mozaikler İmparatorların politik, dinsel ve törensel gereksinimleri nedeniyle figüratif mozaiklere dönüşmüştür. Zengin imparatorlar, mücevher gibi parlaklığı ve ışıltısı nedeniyle mozaik dekorasyonunu tercih etmişlerdir. 1453’den sonra Türkler mozaiklerin üstünü badana ile kapatmışlardır. 400 sene gizli kalan mozaikler, Fossati kardeşlerin 1847-1849 yılları arasındaki restorasyon çalışmaları sırasında tesadüfen bulunmuştur. 

Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir.

Ayasofya Doğu Roma Döneminde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle İmparatorların taç giyme merasimlerinin yapıldığı mekândı. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekanın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür.

Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür. Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmıştır. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir.

Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi'nde (1839-1861) Fossati tarafından  yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869-1870 yılları arasında yıktırılmış ve1873-1874 yılları arasında ise yeniden  yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir. Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir. Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise, Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiştir.

Ayasofya’da, Sultan Abdülmecid Dönemi’nde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu onarım çalışmaları sırasında, daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmıştır.

Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin 11,30 metre çapındaki merkezine Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.

Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. Ardından 1931 den 1949 yılına kadar Amerika Bizans Enstitüsü tarafından mozaikler temizlenmiş ve açığa çıkarılmıştır.

Ayasofya camiye çevrildikten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmed tarafından, yarım kubbelerden birinin üzerine ahşap bir minare yaptırılmıştır. Güneydoğuda bulunan tuğla minare üslup bakımından incelendiğinde Fatih Sultan Mehmed veya II.Bayezıd Dönemine tarihlendirilebilir. Bab-ı Hümayun tarafındaki minarenin, Edirne'deki Selimiye Camii minarelerine benzerliğinden dolayı II.Selim Dönemi'nde Mimar Sinan tarafından yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Güneybatı ve kuzeybatı yönündeki eş minareler ise, Sultan III. Murad zamanında yine Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Yüksekliği 60 m. olan minareler, kalın gövdeli masif çizgileriyle Ayasofya'nın ana yapısını tamamlamaktadırlar. 


Ayasofya’nın rakipleri

1446 yılında Floransa Katedrali'nin kubbesi tasarlanıncaya ve Michelangelo'nun Roma'daki St.Peter'inin kubbesi 1590'da nihayet bitirilinceye kadar da eşsiz olma özelliğini sürdürdü. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Paris'te, çelik kullanılmasıyla, Pantheon'un kubbesinin çapından daha büyük bir kubbe inşa edildi. 2000 yılı için inşa edilen Londra Millenium binası 365 metre çapındadır.


Solda Floransa Katedrali, sağda Roma St.Peter Kilisesi

Londra’da St.Paul yıl:1708 -65yük.-37m genişlik, Roma’da St.Peter (yıl:1626-42m genişlik) ve Milano’da Duomo (yıl:1886-45 m yükseklik) dir. Hepside en az 1000 yıl sonra yapılmışlardır. Mimar Sinan’ın yaptığı Edirne Selimiye Camii 43.25 metre yüksekliğinde, 31.25 metre çapında, tek bir kubbe ile örtülmüştür. Ayasofya’dan biraz küçüktür. 

Roma Pantheon Tanınağı

Roma şehrindeki Pantheon(anlamı herkez) tapınağı 2.yüzyıl Roma imparatoru Hadrian döneminde yapılmıştır. Tüm tanrılara adanmış bir tapınaktı. Kubbe genişliği ve yükseklik 43.3 metre ile Ayasofya’dan daha geniş çaplı bir kubbeye sahiptir. En büyük donatısız beton örneğidir.



Şadırvan

Ayasofya’ya batı tarafından girilir. Burası Justinian döneminde kolonlarla çevrili bir iç avluydu. Avlunun ortasındaki Phiable diye adlandırılan mermer çeşmede temizlendikten sonra kiliseye girilirdi. Eski eserlerde burada şöyle bir yazı asılı olduğu belirtilir:

'Do not only wash your hands and faces here, but heart as well'


Bu avlunun seviyesi o zaman oldukça aşağıdaydı. Şimdi abdest alınan şadırvanın ve medresenin bulunduğu yerde Patrikhane binası vardı. Çeşme ve medrese I.Mahmut tarafından 1739'da yaptırılmıştır. Medrese binası bugün müze kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

Sultan I.Mahmud tarafından 1740 yılında yaptırılan Ayasofya Şadırvanı, Osmanlı Mimarisi'nin bir şaheseri olup, İstanbul'daki en büyük ve en güzel şadırvanlardan biridir. Mukarnas başlıklı sekiz mermer sütunun ve sekiz kemerin üzerine yerleştirilmiş kubbe ve saçak ile örtülüdür. Kubbenin üzerinde üst kısmı tunçtan lale şeklinde istifli oyularak yazılmış "Allah" ve alt kısmında aynalı olarak "Muhammed" yazısı ile mermer revakın üst ve iç kısmında "Kaside" bulunmaktadır. Şadırvan, 16 dilimli olup, her dilimin ortasında tunç musluklar bulunmaktadır. Muslukların üzerinde yer alan dilimli tunç şebekelerin birleştiği kısmın üstünde, tunçtan lale şeklinde "Biz Her Şeyi Sudan Yarattık" ibaresinin yazılı olduğu alemler vardır.



Sebiller


Sebil, genellikle camilere bitişik yapılan, özel bir mimarisi olan ve karşılık beklenmeden hayır için içme suyu dağıtılan yapı olup, Ayasofya'da da bu amaçla yapılmış iki sebil bulunmaktadır. Bunlardan biri, Ayasofya'nın Vestibül Kapısından avluya çıkıldığında sağda, güneybatısındaki beden duvarına bitişik, ancak ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak bilinmeyen, mimari üslubundan dolayı 18. yüzyıla tarihlenen, mermer kaplamalı olan sebildir. Arkasındaki kapıya doğru bir sebilci odası ve odayı çevreleyen dikdörtgen iki penceresi bulunmaktadır. Pencerelerindeki şebekeler ise dökme demirden oymalıdır.

Ayasofya'da Osmanlı Klasik mimarisi sebil örneğini yansıtan ikinci sebil ise, Sultan İbrahim (1640- 1648) tarafından, Ayasofya'nın dış avlusundaki duvarın güneydoğu köşesine yaptırılmıştır. Üç penceresi olan sebilin pencereleri mermer oymalıdır. Her bir pencerenin alt kısmında su dağıtılması için kemerli bölümler yer almaktadır.



Hazine Dairesi (Skeuphylakion)

Ayasofya'nın kuzeydoğu köşesinde yer alan yuvarlak ve üstü kubbeli yapı skeuphylakion Doğu Roma Dönemi'nde kutsal eşyaların saklandığı Hazine Dairesi, Osmanlı Döneminde ise Ayasofya İmarethanesi'nin erzak deposu olarak kullanılmıştır.

Skeuphylakion

Yapının iç çapı 11,50 m, dış çapı 14,50 m’dir. İçte duvarlara açılan 12 nişle hareket sağlanmıştır.




Sıbyan Mektebi


Ayasofya’nın güneybatı avlusu içerisinde yer alan Sıbyan Mektebi, Sultan I. Mahmud tarafından 1740 yılında yaptırılmıştır. Yapılışından müze dönemine kadar mektep olarak kullanılan yapı, daha sonra müze lojmanı olarak kullanılmıştır. 2010 yılında “Ayasofya Araştırma ve Dokümantasyon Birimi ve Sıbyan Mektepleri Fotoğraf ve Sergi Salonu”na dönüştürülmüştür. Ayasofya Müzesi’nin akademik arşivinin yer alacağı merkezde, güncel toplantı ve konferanslar gerçekleştirilmektedir.



Muvakkithane


Osmanlı Döneminde halkın namaz vakitlerini öğrenmesi için yapılmış olan 38 adet muvakkithaneden günümüze kadar gelmiş olan 29 âdetinden bir tanesi de Ayasofya'da bulunmaktadır. Sultan Abdülmecid (1839- 1861) zamanında, Ayasofya'nın onarımını yapan Fossatti Kardeşler tarafından, 1853 yılında yapılan yapı, kendi türündeki muvakkithaneler içersinde en güzel ve en görkemlilerinden biridir. Muvakkit kelimesi “vakit”ten gelmekte ve böylece, vakti tayin kişilere “muvakkit” denilmektedir. Muvakkitin görevini yapabilmesi için ise irtifa almayı iyi bilmesi, ibadet için namaz vakitlerini doğru tayin edebilmesi, ayrıca saatlerin ayarını ve tamirini yapabilmesi gerekmektedir. Esas görevleri namaz vakitlerini belirlemek ve çeşitli seviyede astronomi çalışmalarında bulunmak olan bu yapılar camilerin yanı sıra bazı türbe, dergah ve tekkelerin yanında da yer almaktadır. Bazı muvakkithaneler ise dönemin küçük bir rasathanesi veya astronomik gözlem merkezi olmuştur.


Yapı kare planlı, kesme taş duvar örgülü olup, giriş kısmı kuzey cephesindendir. Muvakkithane içerisinde, ortada, mermer ayaklı, yekpare mermerden yuvarlak bir masa yer almaktadır. Yapının muvakkithane olarak kullanıldığı dönemde, sarkaç ayarının bozulmaması için masa üzerinde duran saat ile iç kısımdaki saatlerin, dışarıdan bakıldığında herkes tarafından görülebilmesi amacıyla pencereler büyük yapılmıştır. Cami döneminde muvakkithane içerisinde yer alan büyük ayaklı saatlerin bir kısmı günümüzde müze deposunda korunmaktadır. Muvakkithane (namaz saatlerini belirleme odası) günümüzde müze ofis binasıdır.




Bahçedeki kalıntılar


Ayasofya bahçesinde birçok arkeolojik kalıntı görürsünüz. Bunlardan doğu tarafındaki Fatih medresesinin kalıntılarıdır. Ayasofya girişinin hemen yakınındaki kalıntılar ise İmparator II.Theodosius döneminde yapılan Ayasofya’dan kalmadır. 2 metre derinliğindeki çukurda bazı merdiven basamakları, kemerler ve 12 havariyi temsil eden kuzu kabartmalı friz (Eski Yunan ve Roma yapılarında taban kirişiyle çatı arasında kalan üzeri boydan boya kabartmalarla süslü bölüm) görülebilir.




Ayasofya Türbeleri

Türkler Ayasofya’ya çok önem verdikleri için 5 generasyon toplam 142 padişah, şehzade ve hanım sultan buradaki türbelerde gömülüdür. Ayasofya bahçesinde I.Mustafa’nın, II.Selim’in, III.Murat’ın, III.Mehmet’in ve Şehzadelerin türbeleri vardır.





Sultan II.Selim Türbesi

Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II.Selim ile hanımı Nurbanu Sultan için, Mimar Sinan tarafından 1577’de inşa edildi. Türbede şu anda padişah ve eşi de dahil olmak üzere 42 sanduka bulunuyor.


Sultan II. Selim Türbesi, İstanbul Türbeleri'nin en güzellerinden biri olup, ünlü Türk mimarı Sinan'ın yaptığı 18 türbeden biridir. Sultan henüz hayatta iken Mimar Sinan'a kendisi için Ayasofya'nın yanında bir türbe yapmasını emretmiş, ancak 1574' te öldüğünde türbe henüz bitmemiş olduğundan, türbenin inşasına devam edilerek üç yıl sonra 1577'de tamamlanmıştır.

Dışı tamamen mermer kaplı olan yapı sekiz köşelidir. Giriş kapısının iki yanına beyaz zemin üzerine mor, kırmızı, yeşil, mavi çiçek desenli çini panolar yerleştirilmiştir. 16.yüzyılın en güzel çini örneklerinden olan bu panolardan, sol taraftaki çini pano aslının taklididir. İstanbul'da diş hekimliği yapan ve Sultan II. Abdülhamid'in de diş hekimi olan, eski eser koleksiyoncusu Albert Sorlin DORIGNY tarafından 1895 yılında restore edilmek üzere Fransa'ya götürülen bu panonun imitasyonunun yapılarak yerine takıldığı, orijinalinin ise bugün Louvre Müzesi'nin "Arts of Islam" bölümünde 3919/2-265 envanter numarası ile sergilendiği bilinmektedir. Türbenin ana giriş kapısı, kündekari tarzında, sedef kakmalı ve geometrik bağa bezemeli olup, ahşap işçiliği açısından seçkin bir örnektir.

Türbede 42 sanduka yer almaktadır. Girişin karşında, Osmanlı tahtında 8 yıl 2 ay 19 gün saltanat sürmüş olan Sultan II.Selim yatmaktadır. Padişahın bir yanında oğlu III.Murad'ın annesi olan ve 1585 yılında ölen Nurbanu Sultan, diğer yanında ise kızı ve Piyale Paşa'nın eşi Hacer Güherhan Sultan, onun yanında, diğer kızı Sokullu Mehmet Paşa'nın, daha sonra da Kalaylı Koz Ali Paşa'nın eşi olan İsmihan Sultan yatmaktadır. Kapıdan girişte soldaki iki sandukadan biri, II.Selim'in kızlarından ve Siyavuş Paşa'nın eşi Fatma Sultan'a aittir. II.Selim'in oğulları Süleyman, Osman, Cihangir, Mustafa, Abdullah ve III. Murad'ın oğulları ve kızları da bu türbede gömülüdür .



Sultan III.Murad Türbesi

II.Selim’in oğlu III.Murad ile karısı Safiye Sultan için Mimar Davud Ağa tarafından 1599’da tamamlandı. III.Murad’ın 21 kızı ile kendisinden sonra tahta geçen oğlu III.Mehmed’in tahta çıkar çıkmaz idam ettirdiği 19 kardeşi, son uykularını burada uyuyorlar. III.Murad dönemi Osmanlı’nın en geniş yüzölçümüne kavuştuğu dönemdir.


Sultan III.Murad Türbesi, 1599 yılında Mimar Davud Ağa ve yardımcısı Dalgıç Ahmet Ağa tarafından, III. Murad'ın 1595 yılında ölmesinden 4 yıl sonra, II. Selim ve Şehzadeler Türbesi arasına inşa edilmiştir.


III. Murad Türbesi, altıgen planlı, çift kubbeli, dıştan mermer kaplı ve ön tarafta revaklı bir bölümü bulunan en büyük Osmanlı türbelerinden biridir. Türbe, dıştan sade görünümlü, içte ise 16. yüzyıla tarihlenen mercan kırmızısı renkteki İznik çinilerinin en güzel örnekleri ve kalem işi süslemeleriyle zengin bir görünüme sahiptir. İçte lacivert zemin üzerine beyaz renkle yazılmış celi sülüs çini kuşağı bulunmaktadır.

Türbe içersinde pencereler üç sıra hâlinde yapılmıştır, alt sırada kapaklı pencere aralarına ahşap kündekâri dolaplar yerleştirilmiştir. Türbenin kündekâri tarzındaki giriş kapısı, geometrik şekilli sedef kakmalarla süslüdür. Ayrıca, kapının sağ kanadında "Herkes ölümü tadacaktır", sol kanadında ise "O'na döndürüleceksiniz" ile Dalgıç Ahmed Ağa yazılıdır. Türbe içersinde, Sultan III. Murad, eşi Safiye Sultan, kızları, saray mensubu kadınlar ile Şehzadelere ait 54 sanduka bulunmaktadır.



Sultan III.Mehmed türbesi

III.Murad’ın oğlu III.Mehmed tarafından 1608’de Mimar Dalgıç Ahmed’e inşa ettirildi. Üçüncü Mehmed’in annesi Handan Sultan ve diğer akrabalarıyla birlikte son uykusunu uyuduğu türbede 26 kişi yatıyor. III.Mehmed 1565 de tahta çıktığında öldürttüğü 19 erkek kardeşi olayı ile bilinir. Başkalarıyla ittifak kurduğu jurnallenen oğlu şehzade Mahmut’u da öldürtmüştür. 1603 yılında öldüğünde yerine oğlu I.Ahmet geçti. I.Ahmet Osmanlı’da Fatih’ten beri devam eden şehzade öldürme yasasını kaldırmış ve hanedanın en yaşlı üyesinin padişah olma kuralını getirmiştir.

Sultan III. Mehmed Türbesi, padişahın 1603 yılında vefat etmesi üzerine, oğlu Sultan I. Ahmed tarafından 1608 yılında Mimar Dalgıç Ahmed Ağa'ya yaptırılmıştır.


Türbe dıştan mermer kaplı, 8 köşeli ve çift kubbeli olup, ortada büyük bir mekân ve giriş tarafına bitişik iki kısımdan oluşmaktadır. Türbeye girişi sağlayan revaklı kısmın yan taraflarında yıldız, çiçek ve manzara resimleri yapılmış olup, bu özelliği ile dönemin klasik süsleme unsurları dışında bir üslup sergilemektedir. Türbe içinde pencereler üç sıra hâlinde, alt sırada pencere ve dolapların arası 17. yüzyıl başına ait İznik çinileri ile süslüdür. Alt sıra pencereler üzerinde, lacivert üzerine, beyazla yazılmış çini kuşağı bulunmaktadır. Çini süslemeler dışındaki kısımlar kalemişi süslemeleri ile bezelidir. Yapının iki yanına daha sonraları sultan kızları için bölümler ilave edilmiştir. Türbenin dışında Bab-ı Hümayun Caddesine bakan tarafta tarih kitabesi yazılmıştır. Türbe içersinde Sultan III. Mehmed, Sultan I. Ahmed'in annesi Handan Sultan, Sultan I. Ahmed'in şehzadeleri ve kızları, Sultan III. Murad'ın kızı Ayşe Sultan ile diğer şehzadelerle birlikte toplam 26 sanduka bulunmaktadır.



Şehzadeler türbesi

Klasik üslubun sade bir temsilcisi olan türbe, günümüze özgün durumunu büyük ölçüde koruyarak ulaşmıştır. Geç dönemde yapılmış kalemişleri dışında tüm mimari elemanlar 16. yüzyılı yansıtır. III.Murat Türbesi'nin yanına inşa edilmesiyle yapı kendisinden büyük iki türbe arasında sıkışıp kalmış ve kör kalan bir penceresi dolaba dönüştürülmüştür. Türbe içersinde Sultan III. Murad'ın 4 şehzadesi ve 1 kızı gömülü olup, toplam 5 sanduka bulunmaktadır.


Şehzadeler Türbesi'nin, Sultan III.Murad'ın annesi Nurbanu Valide Sultan için, Mimar Sinan tarafından 1580'lerin başında yapıldığı, ancak veba salgını nedeniyle ölen genç şehzadelerin buraya gömülmesi nedeniyle Valide Sultan'ın, Sultan II.Selim'in Türbesi'ne gömüldüğünden bahsedilmektedir. Şehzadeler Türbesi, kubbeli, dıştan sekizgen, içten dört köşeli, zemini altı köşeli tuğlalarla kaplı, duvarları kesme küfeki taşından, oldukça sade bir görünüme sahiptir. Türbenin ahşap ana giriş kapısı, geçmeli, geometrik şekilli, ahşaptan çıtalarla süslenmiştir. Türbe içersinde çini ve hat örnekleri bulunmamakla birlikte duvarlarında, 19 yüzyıla ait siyah ve beyaz renklerle yapılmış, bitki motifleri, sepette çiçekler, kurdeleler ile kumaş kıvrımlı kalem işleri ile bezenmiştir.



Eski Vaftizhane / Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi

Günümüzde Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi olarak kullanılan yapı Ayasofya'nın güney batı yönünde en önemli ek yapılarından biri olan, vaftizhane kısmıdır. Yapı dıştan 4 köşe, içten ise sekizgen planlı olup, üstü kasnaksız kubbe ile örtülüdür. Ayasofya’nın kilise olduğu devirlerde vaftizhane, fetihten sonra da kandil yağları için depo olarak kullanılmıştır. I.Mustafa’nın 1639'da ölmesiyle vaftizhane türbeye çevrilmiştir. Deli Mustafa olarak bilinen padişah balıklara altın para atmasıyla tanınır. 96 günlük ve 1.5 yıllık 2 dönem padişahlık yapmıştır. Arada 4 yıl Genç Osman’ın padişahlığı vardır. Şeyhülislam kararıyla, akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilmiştir. 


Onun yanına sonradan 1648'de Sultan İbrahim de gömüldü. I.Ahmet’in oğlu olan I.İbrahim 18. padişah olarak 1640'da tahta çıktı. Aslında deli olmayıp deli dolu davranışlarıyla bilinir. Döneminde çıkan isyan sonunda 1648 yılında boğularak öldürüldü. Yerine oğlu IV.Mehmet geçmiştir.


Türbe de Sultan I.Mustafa, Sultan İbrahim, Sultan I.Ahmed'in kızları, Sultan IV.Murad'ın kızı Kaya Sultan, Sultan II.Ahmed'in şehzadeleri, kızları ile bazı hanedan mensupları gömülü olup, toplam 19 sanduka bulunmaktadır. 

Vaftiz Havuzu
Ayasofya'nın inşa edildiği Justinianus Dönemi 6. yüzyıl ve bir iddiaya göre önceki dönemlerden kalma vaftizhane 1453'ten sonra camiye çevrilen Ayasofya'nın iç aydınlatmasında kullanılan kandillerin yağ deposu olmuştu. 1639'da vaftizhanenin içindeki büyük "Vaftiz Havuzu" vaftizhane avlusuna çıkartılmış vaftizhane alanı Sultan 1. Mustafa'nın buraya gömülmesiyle türbeye dönüştürülmüştü. Ayasofya'nın 1935'de müze olarak faaliyete geçmesinden sonra 1943'de avlu bölgesinde yapılan araştırma kazısında yekpare mermerden oyulmuş vaftiz havuzu ortaya çıkarıldı. Vaftiz Havuzu'nunun dıştan uzunluğu 3,32 metre dıştan genişliği 2,52 metre dıştan yüksekliği 1,51 metre, içten uzunluğu 3,26 metre içten genişliği 2,52 metre içten derinliği 1,16 metre basamak yüksekliği 1,16 metre. 





Dış Narthex

Narthex kiliselerin giriş bölümüne verilen addır. Ayasofya’da iç ve dış olmak üzere iki narthex vardır. Ayasofya içine girilen ilk bölüm Dış Narthex’dir. Buraya birçok kapıdan girilir. Bu bölüm yüksek tavanlı ve dokuz mekan birimi olan karanlık bir bölümdür. 5.75 metre genişliğindedir. Önemli, bir mimari özelliği yoktur.


Bugün burada bazı Bizans dönemi taş ve tuğla duvar işçiliği sergilenmektedir. Bunların yanında Sultan Abdülmecid’in mozaikten tuğrası da görülebilir. Bu tuğra, İtalyan asıllı İsviçreli Fossati kardeşlerin 1847-1849 yılları arasında Ayasofya’da yaptıkları restorasyon sırasında toplanan, düşmüş mozaik parçalarında İtalyan N. Lanzoni'ye yaptırılmıştır.


Sultan Abdülmecid'in Mozaik Tuğrası

Fossati tarafından Sultan Abdülmecid'e hediye edilen tuğra; yuvarlak formlu, altın yaldızlı mozaik tanelerinden (tessera) meydana gelen zemin üzerine, yeşil renkli mozaiklerle işlenmiştir. Mozaik tuğranın dış bordürü lacivert renkli tek sıra mozaik taneleri ile süslüdür. Mozaik tuğra, tasarım açısından Osmanlı Dönemini, kullanılan malzeme açısından ise Bizans Dönemini yansıtması bakımından oldukça önemlidir.




İç Narthex

Dış Narthex den iç Narthex’e beş kapıdan geçilir. Genişliği 9.55 metredir. Meşe ağacından yapılmış kapıların üstleri bronz ile kaplanmıştı. Narthex kemerlerle dokuz bölüme ayrılmıştır. Duvarlar mermerdir. Dış Narthex’e göre daha süslüdür. Tavan, varaklı yüzeyde geometrik desenlerin yer aldığı figürler ile süslenmiş mozaiktir. İç narthex’in kuzey tarafında üst galerilere giden rampa vardır. 


Güney Giriş kapısı Horologion ve Constantine-Justinian Mozaiği

Ayasofya’ya güneyden, şimdi çıkış kapısı olarak kullanılan ve Horologion denilen, bronz bir kapıdan girilirdi. Girişte alt kat imparator korumalarının beklediği yere geldiğinizde kapının üzerinde şahane bir mozaik ile karşılaşırsınız. Ayasofya’nın iç narteksinin yan kapısında yer alan bu mozaikte kente çok şey katan iki imparator ve Meryem ile Çocuk İsa yer alıyor.


Kapının bronz kanatları İmparator Theophilus tarafından 838 yılında Tarsus’daki bir tapınaktan getirilmişti. Bu kapı üzerindeki helenistik döneme ait kaplamalar 1204 latin işgalinde yağmalanıp Avrupa’ya götürüldü. Kapının üstünde Constantine I nin Meryem’e İstanbul maketini, Büyük Justinian’ın da Ayasofya maketini verdiği mozaik vardır.

Buradaki mozaik Basil II (968-984) döneminde yapılmıştır. 1849 yılında Fossati’nin restorasyonları sırasında bulunmuştur. Meryem iki büyük imparator Constantine I ve Büyük Jüstinian arasında resmedilmiş. Meryem tahtta oturuyor. Kucağında çocuk İsa’yı almış. Meryem’in ayakları, gümüş mozaikler ve kenarları değerli taşlarla kaplı bir platforma basıyor. Meryem Bizans sanatında hep koyu mavi giysiler içinde resmedilmiştir. Mozaikte Meryem’in başı hizasında MP ve OY sembolleri vardır. Bu sembollerin anlamı ‘ The Mother of God’. Annesinin kucağında oturan çocuk İsa takdis(kutsama) işareti yaparken diğer elinde bir rulo tutuyor. Suratındaki ifade bir çocuktan çok bir yetişkin ifadesi. 

Meryem’in solunda imparator Constantine Meryem’e Ayasofya’nın maketini sunuyor. İmparatorun arkasında altın mozaikler üzerine koyu mavi harflerle yukarıdan aşağıya doğru yazılmış yazıda: ‘Azizlerin arasında Büyük İmparator Contantine’ yazıyor. İstanbul’a ve Roma dünyasına hiristanlığı getiren Constantine yaşadığı 4. yüzyıl değil mozaiğin yapıldığı 10. yüzyıl kıyafetleri içerisinde. Meryem’in sağında ise İmparator Büyük Justinian (527-565) duruyor. İmparator bakire Meryem’e Ayasofya’nın maketini sunuyor. İmparator Justinian’ın arkasında ‘Yüce imparator Justinian‘ yazıyor.

626 da Avar’ların şehri kuşatıp halkın dehşet ve korku içerisinde kaldığı dönemden beri Meryem şehrin kurtarıcısı olarak kabul edilmişti..

Bu mozaik, Yeni Roma'nın kurucusu ile Ayasofya'yı ve bu kilisenin kurucusunu birbirinden ayrılamaz şekilde bağlamaktadır. İmparatorlar, Ortaçağ Bizans imparatorluk kıyafeti giymektedirler. Mevcut dört adet yüzün hepsi de gerçekçi, ince ayrıntılara ve nüansa sahiptir. 10.yüzyıl yapımı.

İmparator kapısı ve İmparator Leo Mozaiği

Ayasofya’nın ana bölümüne iç narthex den dokuz kapı ile geçilir. Ortadaki üç kapı imparator için ayrılmıştır ve 6. yüzyıla tarihlenir. Ayasofya'nın en büyük kapısıdır. 7 m. boyundaki İmparator kapısı, bronz çerçeveli olup, meşe ağacından yapılmış ve kanatlarının üzeri tunç lehalar ile kaplıdır. Bu kapılar imparator ve hizmetkârlarının kilisenin içine en mükemmel noktadan girmesini sağlamaktaydı. Bu üç kapının ortasındakinin meşe kapı kanatları bronz plakalar ile kaplanmıştı. Kapı üzerindeki altın süslemeler gene Latinler tarafından götürülmüştür. (şimdi genel giriş kapısı). Doğu Roma kaynaklarında, kapının, Nuh'un Gemisi'nin tahtalarından yapılmış olabileceğinin yanı sıra, Yahudilerin kutsal levhalarının saklandığı sandığın tahtası da olabileceği bilgisi geçmektedir.
  

Kapının üzerindeki mozaikte, İsa altından bir zemin üzerinde tahtında oturmaktadır. Bizans tahtının benzeri olan taht inci ve değerli taşlarla süslenmiş. İsa tahtta otururken sağ eliyle takdis ediyor. Sol elinde tuttuğu Hagia John incilinden yunanca şu ifade okunuyor: Barış sizinle olsun. Ben dünyanın ışığıyım. İsa Bilgelik, Işık ve Barıştır. Hz.İsa’nın bakışındaki ifade Antik Yunan dönemi Tıp ve Sağlık tanrısı Asklepios’un heykellerindeki bakışın aynısıdır.


İmparator VI. Leo (886-912) tebaasının önünde dizlerinin üstüne çöküp alnını yere değdirerek ve ellerini yakarır şekilde uzatarak bir sadakat gösterisi halindedir. İmparatorlar Ayasofya’ya eğilip selam vererek girerlerdi. Bu mozaik iki yanından, madalyon içindeki iki büstle çevrelenmiştir: Biri Meryem (İsa'nın vücut bulmasının aracı); diğeri Baş melek Gabriel (İsa'nın bu dünyaya geleceğini müjdeleyen melek) (Cebrail İslam dininde 4 önemli melekden biridir. Görevi, Allahtan peygamberlere emir ve yasakları getirmektir. Diğer melekler Mikael, İsrafil ve Azrail dir). 

Meryem'in ileri uzanmış, imparator adına İsa'ya yakardığını gösteren elleri, yön ve hareket olarak imparatorun İsa'ya uzanmış elleri ile paraleldir. Mozaiğin 9. yüzyıl sonunda yada 10. yüzyıl başında yapıldığı sanılıyor.



Ayasofya orta nef – iç mekan

Ana bölmeye iç narthex deki dokuz kapıdan girilir. Ana bölmenin genişliği 32 metredir. Kenarlardaki koridorlardan (nef-naves) dört paye ile ayrılır. Koridorlar dahil ana bölüm boyutları 74x69 metredir. İç ve dış narthex’i de katarsak uzunluğu 92.25 metreyi bulur.



Bizans döneminde 6. yüzyılda Kubbenin merkezinde, haç sembolü olduğu biliniyor, sonrasında 842 yıllarında Hz. İsa’nın portresi yapılıyor. Bu mozaik 989 da zarar görmüş 1346 da tamamen düşmüştür. Bunun üzerine 1355 de İmparator John Paleologos döneminde 11 metre çapında bir levhanın üzerine yapılmış Christ Pantocrator ( Ruler of Universe) mozaiği asılmıştır. Şu andaki kaligrafik yazının altında eski mozaiğin bir parçası kalmışmıdır bilinmiyor.


Kubbedeki mozaikler 17. yüzyıl sonuna kadar yaşadılar. Bu yıllarda Kazazker Mustafa İzzet Efendi kubbenin içerisine Kuran’dan bir sure yazdı. 

Kenarlardaki nefler 18 metre genişliktedir. Ayasofya’da alt katta 40, üst katta 67 kolon vardır. Alt kattaki kolonlar üzerinde, 6. yüzyılda yapılmış İmparator Justinian ve eşi İmparatoriçe Theodora’nın metal damgaları (monogram) vardır. Alt kattaki sekiz yeşil somaki renk dev sütun Efes Artemis tapınağından getirilmiştir.( Efes Artemis tapınağı MÖ 356 yılında adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunanlı tarafından yakıldı) Koyu mor–kırmızı olan sütunlar Mısır Thebes’den dir. Mor renk Bizans’ın imparatorluk rengi olduğu için imparator mezarları da benzer mor taştan yapılırdı. Arkeoloji müzesi bahçesinde bu mezar lahitlerinden vardır.


Zemin, büyük kısmı günümüze kadar gelen yerel Marmara Adası mermeriyle kaplanmış ve kuzeyden güneye yeşil mermerden bantlarla boydan boya kesilmiştir. Zeminden kemerlere kadar olan duvarlar Yunanistan Tesalya’dan gelen mermerlerle kaplıdır. Payeler ve duvarlar üç sıra halinde dizilmiş, değişik renklerden uzun levhalarla kaplanmıştır. Levhalar, tek blok halindeki mermerin ikiye bölünmesiyle elde edilip yan yana birleştirildiği için, doğal damarları, merkezi bir eksen boyunca simetrik şekiller oluşturmaktadır. Bu kaplamalar 2-3 cm kalınlığındadır. Çift levhalar, uzun tek levhalar Cezayir Numidia ve pembe Frigya mermerlerinden yapılmış çubuk silmelerle çerçevelenmiştir (Mısır porphyry tekniği) . 

Çok renkli kaplamalar yarı şeffaf, düşsel bir durum, gerçek bir akıcılık etkisi yaratmaktadır. Aynı durum kubbeyi, yarım kubbeleri ve tonozları kaplayan ve titrek ışıklar saçan altın mozaikler için de söz konusudur. Genç İsidoros'un kubbesinin ortası, ilk yapıldığında, tüm dünyanın Kurtarıcısının kiliseyi ilelebet koruması için 7 daire içinde yer alan muazzam bir haçla süslenmişti.


Ayasofyada, hepsi de beyaz mermerden yapılmış, değişik tarzlarda sütun başlıkları bulunmaktadır. Her iki katta ana sütun dizisinin yeşil mermer sütun gövdeleri, tepesinde çanak biçimli başlıklar taşımaktadır. Bu başlıklar palmiye ve akantus yaprakları ile süslenmiştir. Ayasofya'nın oyma başlıklarından bazıları yaldızla kaplanmıştır. Sepet başlıkların hiçbiri diğerine benzememektedir. Giriş katıyla galeri katını birbirinden ayıran kesilerek yapılmış taş örgüdeki çok süslü şekiller, ilkçağ sanatının eşsiz eserleridir.

Gün ışığında, kilisenin içi değişik boyutlardaki sayısız pencereden içeri süzülüp giren hüzmelerle ışığa boğulmaktaydı. Işık bilgeliği (sophia) ve getireceği kurtuluşu simgelemektedir. Işığa yapılan bu atıf, kilisenin İsa'ya, Tanrı’ya, Dünyanın Işığı'na, İnsanlığın Kurtarıcısı'na, Herkesin Işığı ve Dirilişi'ne, yani Hagia Sophia'ya ithaf edilmesi ile bağlantılıdır. Büyük olasılıkla, altıncı yüzyıldaki ışığın renk uyumu günümüzdekinden daha yumuşaktı. Bunun nedeni İstanbul'daki İkonoklazma sonrası Bizans kiliselerinde kullanılmış olan ancak ortadan kaybolan renkli pencere camlarıydı.

Kubbe Melek Tasvirleri
Pandantifler üzerinde birbirilerine tam eş olmayan dört melek figürü işlenmiştir. Bu melekler Cennette Tanrı'nın Tahtı'nı koruduğuna inanılan, bir baş ve altı kanattan oluşan, Seraphim betimleridir. Doğuda yer alan melekler mozaikten yapılmış, batıdaki iki melek ise Doğu Roma Döneminde bozulmuş ve fresko olarak yenilenmiştir.


Pandantiflerde yer alan melek figürlerinin yüzleri Osmanlı dönemi'nde yıldız biçimli madenî bir kapak ile kapatılmıştır. 2009 yılında kubbede yapılan mozaik onarımları sırasında, kuzeydoğudaki melek tasvirinin yüzünü örten kapak açılarak, meleğin yüzü ortaya çıkartılmıştır. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor

Ayasofya’da bugün gördüğümüz mozaiklerin hepsi 867 de başlayan Iconoclastic dönemin bitiminden sonra yapılmıştır. Rusya elçilik binasının inşası için İstanbul’a gelen Fossati kardeşler, 1847’de Sultan Abdülmecid’in talimatıyla mozaikleri temizlemeye başladı. 1849 yılına kadar çalıştı. Mozaiklerin üzerindeki ince tabakayı kaldırıp mozaiklerin çizimlerini yaptı. Çizimler İsviçre’de arşivlerdedir. Bu yıllarda restorasyona yardım amacıyla Alman hükümeti W.Salzenberg’i İstanbul’a gönderdi. Salzenberg de çizimler yaptı ve bunları ülkesinde yayınladı. Fossati kardeşler mozaikleri temizlediğinde Sultan Abdülmecid Ayasofya’yı ziyaret etti ve mozaikleri inceledi. Mozaiklerin, havayla temas ederek bozulmaması için, üzerinin ileride kolayca çıkarılabilecek bir kaplamayla kaplanmasını istedi. 

1932 de Türkiye Cumhuriyeti mozaikleri bir kez daha bu sefer bilimsel bir yöntemle temizletti. 1958 de Amerika’dan Bizans tarihi kurumundan Thomas Whittemore tüm mozaikleri açtı ve detaylı olarak çizimlerini yayınladı. Whittemore: ‘Depremler, bakımsızlık ve kötü kullanım, dünyadaki pek çok muhteşem mozaiğin yok olmasına neden oldu fakat Türkler devraldıkları yapıya saygı gösterip, kullandıkları için buradakiler çok iyi durumda günümüze kadar geldiler’ der.



Doğu Apse’de Meryem ve İsa mozaiği

Ayasofya’nın doğu ucunda apsis(apse camilerdeki mihrap kısmının karşılığı olan, tonoz ya da kubbe ile örtülü bölüm) yarım kubbesi içerisinde yer alan “Meryem ve Çocuk İsa” mozaiği 9. yüzyıl da yapılmış, altın yaldız ve gümüş ağırlıklı parçalardan oluşuyor. Mozaik Kudüs yönündedir. Çok yüksekte olduğu için zor görünüyor. Daha yakından bakmak için üst kata çıkmak gerek. Bu mozaikte Meryem’in elbisesi lacivert cam mozaiklerle işli. . Koyu lacivert kıyafet içinde tahtındaki Meryem, altın rengi zeminin kalıntıları üzerinde, boşlukta yüzer gibi durmaktadır.  Meryem ve Çocuk İsa’nın yüz güzelliği ise hayranlık uyandırıyor.


Apse’nin büyük kemerine yazılımış şimdi sadece ilk üç ve son dokuz karakteri kalmış yazıda şu ifade vardı: ‘İkon kırıcılar tarafından bir süre önce yıkılan resimler, dindar ve yetkin imparatorlar sayesinde yine eski yerindeler’ . Bu sözler Patrik Photius’un  29 mayıs 867'de,  Meryem mozaiğinin yenilenmesi törenindeki konuşmasından alıntıdır.  Meryem mozaiği Ayasofya’daki en eski mozaiktir.


Apse Kudüs doğrultusundaki doğu tarafında, Altar’ın yerleştirildiği yarım kubbenin altındaki alana verilen isimdir. Bizans döneminde bu bölüm ana bölümden demir yada mermer seperasyonla ayrılırdı. Burası kilisenin kutsal eşyaları ve Azizlerin yadigarlarının bulunduğu yerdi.


Apse’nin içinde Bema denilen yer din adamlarına ayrılmış platformdu. Synthronon denilen yedi katmanlı ay şeklinde yükseltilmiş bir platformda patrikler ve kilisenin bilge yaşlıları otururdu.Yan taraflarda ise diğer dini görevliler ayakta dururdu. En yüksekte ve Apse ekseninde Patrik otururdu.

Synthronon önündeki, altın kaplama Altar masasının üstü dört gümüş kolon ile   oktagonal bir çatıyla örtülmüştü. Altar masasının üstündeki ipek kumaş üzerinde altın ile işlenmiş Hz.İsa ve havarileri  Peter ile Paul  resimleri vardı. Ve üzerinde takdis edilmiş ekmek bulunan bir kap olurdu.


Doğu yarım kubbenin önemli bir kısmını Bema kaplıyordu . Bema da ikonların ve dini resimlerin bulunduğu panodan batıya doğru Ambo’ya ulaşılırdı. Ambo mermerden ve fildişinden yapılmıştı, iki merdiven basamağıyla ulaşılırdı. Ve burada papaz incil yada İsa’nin ilk havarileri tarafından yazılmış mektupları okurdu.



Bema kemerinde Melek portreleri

Apsenin önündeki bema kemerinde birbirine bakan iki baş melek figürü vardır. Bunlardan sağ kemerdeki kanatlı olarak tasvir edilmiş Melek Gabriel dir. Diğeri Michael . Baş melek Michael hemen hemen yok olmuştur. Figürler altın mozaik üzerine Apse deki Meryem mozaikleriyle aynı dönemde, 9. yüzyıl da yapılmıştır.


Gabriel ayakta, kanatları aşağıya düşmüş vaziyettedir. Gabriel'in mor, kahverengi, gri mavi, yeşil renklere boyanmış kanat tüyleri bulunmaktadır ve Bizans saray mensuplarının kıyafeti olan beyaz ve altın rengi pelerin giymiştir. Koyu renk iç gömleği gümüş ile işlenmiştir. Kafasında geniş altın işlemeli başlık vardır. Bu başlığı imparator ve saray yetkilileri giyerdi. Sol elinde bir küre, sağ elinde bir asa tutuyor. Meleğin olağanüstü güzel yüzünü ortaya çıkarmak için inanılmaz uğraşılmış. Saçları bir lastik ile tutturulmuş.




Kuzey Tympanon Patrik Mozaikleri

İmparatorluk Kapısı'ndan girip ilerlediğinizde, galerilerin üstündeki ve pencerelerin altındaki kısımdaki nişlerde, her iki tarafta birer sıra olmak üzere, piskoposların, peygamberlerin ve baş meleklerin, dev bir Ortodoks takviminde yapay çerçevelerin içine yerleştirilmiş azizler gibi duran betimleri yer almaktadır. 7 niş de patrikler sıra halinde dizilmişlerdir. Bu resimlerin sadece üçünün üstü örtülmemiştir. Önden resmedilen bu figürler yuvarlak bir kemer oluştaracak şekilde çerçevelenmiştir. Altın zemin üzerindeki portrelere ‘Church Fathers’ adı verilmiştir. Tasvirlerin her biri sol elinde İncil taşırken, sağ eliyle de takdis işareti yapmaktadır. Bunlar, tüm kilisenin belirleyici tasviri olan kubbedeki büyük Pantokrator betimlemesinin muhafız alayıdır. 


Kuzey ve Güney  galerilerin üzerinde pencerelerin altındaki patrik mozaikleri. Sağda 4. yüzyıl İstanbul patriği John Chrysostom.  Chrysostom altın ağızlı demek.   Duvarın alt bölümünde belli bir sıraya göre dizilmiş bu figürlerde yalnızca yüzler farklıdır, beden hepsinde aynıdır. Figürler önden ve ayakta durur şekildedir ve yanlarında kim olduklarını belirten Yunanca yazıt vardır. Soldan ilk niş de İstanbul patriği genç Hagia Ignatius figürü vardır. Dördüncü nişte, gene İstanbul patriği Hagia John Chrysostomos. Altıncı niş de Antioch patriği Aziz Ignatius Theophorus figürleri bulunur. Bu figürlerin Basil I (876-886) döneminde yapıldığı sanılıyor.


Aslında Ayasofya’da günümüzde gördüğümüzden çok daha fazla mozaik vardı. Bunların çoğu özellikle 1894 depreminde yok oldular. Altıncı yüzyılda kubbede çok büyük bir haç işareti vardı. 842 yılında bu haç işareti yerine Hz.İsa’nın portresi yapıldı. 889 yılında bu mozaik de hasar gördü. Sonrasında 11 metre çapında bir panel üzerine Christ Pantocrator mozaiği yapılıp kubbeye asıldı. Her şeyi yapan anlamındaki Pantocrator kişiliği önceleri allah’ı betimlemek için kullanılmış, figüratif gösteriminde de Zeus tipli bir kişi olarak çizilmişti. Daha sonra 4. yüzyıldaki New Testomany den sonra bu kavram değişerek Hz İsa’yı temsil etmeye başlamıştır.   


Pandatifteki melek figürleri

Kubbede 9. yüzyılda yapılan Pantokrator mozaiği tümüyle yok olmuştur. Bu mozaik kompozisyonundan tek arta kalan,ana kubbeyi destekleyen dört pandatifte (üçgen bingilerin içbükey eğimlerindeki duvar) dört tane kanatlı melektir. Bunlardan doğudaki ikisi orijinal mozaik, batıdakiler ise boyayla yapılmış kopyalardır. Fossati’ler, çalışmaları sırasında doğudaki iki meleğin yüzlerini görmüşler melekleri yüzleriyle birlikte belgelemişler. Daha sonra diğer mozaikleri sıvayla kapatmalarına karşın meleklerin kanatlarını açıkta bırakacak şekilde yüzlerini sekiz köşeli levhalarla kapatmışlar.  Pandatifte resmedilen melek Serafim, altı kanatlı, insan yüzlü ve insan ayaklı, kanatlarında pek çok gözleri olan, manevi güçlere sahip göksel bir varlık. Serafim, Tanrı’nın tahtını korur ve yeryüzüne inmez.


Ana kubbeyi taşıyan kemerlerden doğu tarafında olanı Hz.İsa için hazırlanmış tahtı gösteren bir mozaik ile süslüydü. Kemerin kuzey tarafında Meryem ve onun tam karşısında Vaftizci John mozaiği vardı. Kemerin alt kuzey bölümlerindeyse John V Palailogos (1341-1391) portresi resmedilmişti.


Batı kemerinin ortasında Meryem ve havariler Peter ile Paul’un madolyan içerisinde mozaikleri mevcuttu. Bu kemer 1894 depreminde çok kötü hasar gördü.


Omphalion İmparator taç giyme yeri 

Müezzin locasının önündeki yuvarlak mermer parçalarıyla kaplanmış alana Omphalion (navel of the earth) denirdi. İmparatorların taç giyme yeriydi.


Bunun her iki tarafındaki nave’de taş panellere işlenmiş resimler vardır. Bu panellerin bazıları da imparator kapısının iç tarafındadır. Kapının sağında ve solunda stilize edilmiş yunuslar ve Poseidon’un domuzu yuvarlak desenlerle birlikte resmedilmiştir. Bu iki panelin arasında Altar figüru vardır. Kolonların arasındaki perdenin arkasında da haç sembolü görülür.



Dilek Sütunu (Terleyen Sütun)

Kuzey nave’de çıkış kapısının yanında, Kiliseye girişin sol tarafında, dört köşeli bir kolon vardır. Bu kolon bronz plaka ile kaplıdır ve ortasında ‘Terleyen kolon’ diye bilinmesine neden olan bir delik vardır. Bu deliğe baş parmak sokulup saat ibresi yönünde tam bir tur çevrilmekte ve bu arada dilek tutulmakta. Eğer sütun deliğinde parmak ucu nemlenirse dileğin tutacağı rivayet olunuyor.


Bazı kaynaklarda, bu sütunun, zaman içerisinde halk arasında kutsallık kazandığı belirtilmektedir. Doğu Roma döneminde insanların iyileşmesine yardımcı olduğu konusunda rivayetler oluşmuş; efsaneye göre, yapının içersinde şiddetli bir baş ağrısıyla dolaşan İmparator Iustinianos, başını bu sütuna yaslamış ve bir müddet sonra baş ağrısının geçtiğini fark etmiştir. Bu olayın halk arasında duyulması üzerine, sütunun şifa özelliğinin olduğu söylencesi yayılmıştır. Bu nedenle insanlar, parmaklarını sütundaki bu oyuğa sokup, ıslanan parmaklarını, hastalığı hissettikleri yerin üzerine sürdüklerinde iyileşeceklerine inanmışlardır. Başka bir efsanede ise bu ıslaklığın Meryem'in gözyaşları olduğu söylenmektedir.

Osmanlı Dönemi'nde, Ayasofya camiye çevrildiğinde Fatih Sultan Mehmed ve mahiyeti, Hocası Akşemseddin imametinde ilk cuma namazını kılmak için secdeye varmış, ancak, yapının yönü Kâbe'ye dönük olmadığı için namaza bir türlü başlayamamışlardır. Tam o sıra da Hızır Aleyhisselam'ın geldiği ve bu sütundan güç alarak yapının yönünü Kâbe'ye çevirmeye çalıştığı fakat halktan biri tarafından görülmesi üzerine, caminin yönünü çeviremeden kaybolmak zorunda kaldığı söylenir.



Osmanlı Döneminde Ayasofya

İstanbul kuşatması 6 Nisan 1453 de başlamış ve 53 gün sonra 29 Mayıs 1453 de şehir düşmüştür. Osmanlılar şehri ve Ayasofya’yı çok kötü bir vaziyette buldular. Zaten son dönemde İstanbul’u ziyarte eden gezginler şehrin kötü durumunu notlarında yazıyorlardı.

29 Mayıs 1453 de Sultan Mehmet II şehre girdi; atın üstünde ordusunun önünde Mese caddesinde ilerliyerek Ayasofya’ya ulaştı. Atından inip Ayasofya’nın alt ve üst katlarını gezdi. Böyle muhteşem bir dini yapının bu kadar kötü durumda kalmış olmasından derin üzüntü duydu ve ünlü Farsça beyiti söyledi:
Örümcek Kisrâ’nın tâkında perdedarlık ediyor
Baykuş Efrâsiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor

Fatih hemen Ayasofya’yı temizletti. Sultanahmet meydanına bakan yere tahta minareyi yaptırdı. Gene Ayasofyanın kuzey batı tarafına şimdi sadece temelleri görülebilen Fatih medresesini yaptırdı. 1479 da terk edilen medrese Abdülmecit döneminde yeniden yaptırılmış 1924 yılına kadar kullanılmış, 1934 de yıktırılmıştır.

İkinci minare, Sultan II.Bayezid (1481-1512) döneminde caminin kuzeydoğu köşesine, yani Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayun tarafına inşa edildi. Ancak bu minare yapılışından birkaç yıl sonra 1509’da meydana gelen büyük depremde yıkıldı. Bunun üzerine Sultan II.Bayezid, bu defa da Ayasofya’nın güneydoğu köşesine, (deniz tarafına bakan köşe) Tuğla Minare olarak bilinen 16 köşeli minareyi inşa ettirdi.

Sultan Süleyman Ayasofya’ya pek karışmaz sadece Macaristan Budin den getirdiği 2 şamdan hediye eder. Sultan II.Selim, Mimar Sinan’dan, (21 Haziran 1573) te yarım kubbe üzerindeki ahşap minarenin kaldırılarak, kagir bir minare yapılmasını ister. II.Selim’in ölümünden sonra III.Murad döneminde Mimar Sinan batı tarafındaki minareleri yaptı. Mimar Sinan bu dönemde ayrıca uzun süren bir restorasyon ve duvarları güçlendirmek için payandalar yaptı. 1717 yılında Sultan III.Ahmet döneminde Ayasofya mozaiklerinin üstünü kapatan sıva yenilendi. Caminin dışına şadırvan, fakirlere yemek dağıtım yeri, sübyan mektebi yapıldı. Sultan 2. Mahmut döneminde tamiratlar için 800 kese altın kullanıldı.  Abdülmecid döneminde Fossati kardeşlere restorasyon yaptırıldı. Fossati Ayasofya’nın dışını sarı ve kırmızıya boyadı. Sultan locasını yeniden yaptı. Bu döneme kadar kare levhalara yazılmış dini ifadeler büyük yuvarlak levhalar ile değiştirildi.



Mihrap

Geleneksel cami mimarisinin başında gelen ve özel bir bölüm teşkil eden mihrap, cami, mescid ve namazgâhlarda yön olarak kıbleye bakan ve namaz esnasında imamın, cemaati arkasına alacak şekilde önünde durduğu girintili, çevresine göre yüksekçe bir bölümdür. Ayasofya Müzesi içersinde ana mekânın güneydoğusunda yer alan mihrap kısmında, dönem dönem Osmanlı Sultanları tarafından onarım ve eklemeler yapılmıştır.

Ayasofya'nın 19. yüzyılda yenilenen mihrabı; mermerden, içinde bir şemse ile yıldız motiflerinin yer aldığı çokgen planlı nişinin üzeri, yarım kubbeli kavsaranın örttüğü bir örnektir. Kıvrık dallı akantus yapraklı geniş bordürle sınırlanan mihrapta bolca altın yıldız kullanılmış olup üstte gösterişli bir tepeliği bulunmaktadır.

Mihrap

Osmanlı döneminde bugünkü Mihrap apse’de yapılmıştı. Mihrabın iki yanında Kanuni Sultan Süleyman Devri'nde (1520-1566) yapılan Macaristan seferinde, Budin'in fethi sırasında, Sadrazam İbrahim Paşa tarafından, Macar Kralı I.Matyas'ın saray kilisesinden getirilen şamdanlar bulunmaktadır.


Mihrabın arkasında, duvarı boydan boya kuşak şeklinde saran kobalt mavisi çini kuşak üzerinde, celi sülüs hat ile Bakara suresinin 255. ayeti "Ayetü'l Kürsi" yazılıdır. Çini kuşağın sonunda kırmızı renkte beyaz konturlu rozet içersinde "Ketebehu El Fakir Muhammed 1016" yazılıdır.


Mihrabın sağında ve solunda yer alan dehlizler içerisinde çini panolar bulunmaktadır. Sol taraftaki dehlizde Eski Hünkâr Mahfili'ne ait bitkisel desenli çini pano, 16. yüzyıla tarihlenen İznik çinilerinden oluşmaktadır. Sağ tarafta bulunan dehlizdeki panoda iki ayrı tasvir yer almaktadır. Bunlardan biri sekiz parçadan oluşan Kâbe tasvirini, diğeri ise Hz. Muhammed'in Türbesini göstermektedir. Burada yer alan çinilerden, 16. ve 17. yüzyılada Türk çini sanatının doruk noktasına ulaştığı anlaşılmaktadır.





Minber

Minber, camilerde cuma günleri, hatiplerin üzerine çıkarak hutbe okuduğu merdivenli yüksek kürsüdür. Ayasofya'da mihrabın sağında yer alan minber, Sultan III.Murad Döneminde yapılmıştır. Osmanlı dönemi 16. yüzyıl mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Minber



Müezzin Mahfili

Müezzin Mahfili, müezzinin namaz ve diğer ibadetler sırasında üst kısma çıkarak dua okuduğu ve kıble ekseniyle aynı hizadaki bölümdür. Ayasofya'da, III. Murad Dönemi'nde ana mekânın doğusuna büyük Müezzin Mahfili yapılmış, mekânın çok büyük ve cemaatin kalabalık olması nedeniyle, yapı içersine 4 Müezzin Mahfili daha eklenmiştir. Ana yapı ile uyum içinde olan Müezzin Mahfilleri, 16. yüzyıl Osmanlı mermer sanat işçiliğinin en güzel örneklerini yansıtmaktadır.

Müezzin mahfili


Hünkar Mahfili

Hünkar mahfili mihrabın solundadır. Padişahların cuma ve bayram namazlarına ve mevlüt kandillerine, halka görünmeden katılmasını sağlamak amacıyla, duvarları mermerden 1847 yılında Abdülmecid döneminde  Fossati tarafından Rococo tarzında yapılmıştı. Kolonlar Bizans dan kalmadır. Sultan locasından I.Mahmut tarafından yaptırılan Sultan pavyonuna geçiş vardı. Üstte sağdaki resimde III.Murat döneminde yaptırılan müezzin mahfili görülüyor. Ortada solda 2 kolonun arasında IV.Murat tarafından 17. yüzyılda yaptırılan mermer kürsü vardır.


Hünkâr mahfili beş sütun üzerine, altıgen planlı bir kısım ve yine sütunlar üzerine oturan koridordan oluşmaktadır Alt kısmı mermer ajurlu korkuluk levhalı, üstü ise altın yaldızlı ahşap kafeslidir. Mahfilin tavan kısmı bitkisel motifli kalemişi bezeme ile süslenmiştir.



Büyük Hat Levhaları



Kubbede ve Payelerde asılı olan büyük yuvarlak hat levhaları, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde 1847-1849 yılları arasında yapılan onarımlar sırasında dönemin en ünlü hattatlarından Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır. 7,5 m. çapındaki yuvarlak hat levhaları, kenevirden yapılmış yeşil zemin üzerine, altın yaldız ile yazılmıştır. Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v), Dört Halife; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ile Hz. Muhammed'in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu levhalar, 8 adettir. Levhaların ahşap askıları hafif ve dayanıklı olması nedeniyle ıhlamur ağacından yapılmıştır. Bu hat levhalarının İslam Dünyası'nın en büyük hat levhalarından olduğu bilinmektedir. Lat levhaları, Ayasofya müzeye çevrildikten sonra çıkarılmak istenmiş ama hiçbir kapıdan sığmadığı için çıkarılamayıp yerlerine yeniden asılmıştır.


Ayasofya'da, mihrabın sağ duvarında Osmanlı Sultanlarına ait hat levhaları bulunmaktadır. Bunlardan üstten alta doğru
1. hat levhası, Sultan II. Mahmud (1808-1839)
2. hat levhası, Sultan II. Mahmud (1808-1839)
3. hat levhası, Sultan III. Ahmed (1703-1730)
4. hat levhası, Sultan II. Mustafa (1695-1703)
5. hat levhası, Sultan II. Mustafa (1695-1703) tarafından yazılmıştır.

Mihrabın sol duvarında ise, dönemin ünlü hattatları tarafından yazılmış levhalar bulunmaktadır. Bunlardan Soldaki hat levhası, Hattat Mehmed Esad Yesari (1797) Sağdaki hat levhası, Şeyhülislam Hattat Veliyyüddin Efendi tarafından yazılmıştır.



I.Mahmut Kütüphanesi

Yapıdaki en önemli Osmanlı eklentilerinden birisi Sultan I. Mahmud tarafından 1739 yılında yaptırılan yapının güney kısmında iki payanda arasına yaptırılmış olan kütüphanedir. Bu bölüm, okuma salonu ile Hazine-i Kütüb (Kitapların saklandığı yer) ve onları birleştiren koridor ve taşlıktan oluşmakta ve ana mekândan, 6 sütunun taşıdığı altın yaldızlı tunç şebeke ile ayrılmaktadır. Tunç şebeke, çiçek ve kıvrık dallarla süslüdür. Kütüphanenin iki kanatlı kapısı üzerinde "Ya Fettah" yazılı, iki kapı kulbu bulunmaktadır. "Ya Fettah", Allah'ın 99 isminden biri olup, "kullarına hayır ve rızık kapılarını açan, zorlukları kolaylaştıran" anlamına gelmesinden dolayı, Osmanlı Döneminde kapılar üzerindeki tokmaklarda sıkça kullanıldığı görülmektedir. Okuma salonunun doğu duvarında Sultan I. Mahmud'un somaki mermere işlenmiş tuğrası yer alır.


Okuma odası ve Hazine-i Kütüb'ü birleştiren koridor, çiçek, gül, karanfil, lale ve servi motiflerinin görüldüğü, 16 -18. yüzyıl İznik, Kütahya ve Tekfur atölyelerine ait çiniler ile süslüdür. Kitaplık kısmındaki ahşap kitap dolapları gül ağacından yapılmıştır. Sultan I. Mahmud ve dönemin önde gelen kişilerinin de kitap bağışında bulunduğu kütüphanedeki, yaklaşık 5000 adet kitap, 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesi'ne devredilerek, "Ayasofya Özel Koleksiyonu" adıyla burada korunmaktadır. Kütüphanenin okuma bölümünde, üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen, alçak, küçük masa şeklinde sedef kakma tekniği ile süslü ahşaptan rahleler ile Kur'an-ı Kerim'lerin içinde korunduğu iki adet sedef, fildişi kaplamalı Kuran mahfazası bulunmaktadır.


Sultan I. Mahmud Kütüphanesi'nde kullanılan çiniler 16- 18. yüzyıllar arasında üretilmiş İznik, Kütahya ve Tekfur Atölyeleri'ne ait en güzel örneklerdendir. Kütüphanenin okuma odası ile kitapların bulunduğu yeri (Hazine-i Kütüb) birleştiren koridorda çiçek, gül karanfil, lale ve servi motiflerinin görüldüğü çini pano bulunmaktadır. Kütüphanenin okuma salonunun doğu duvarında, Sultan I. Mahmud'un somaki mermere resmedilmiş tuğrası, üzerindeki çini frizde "Kelime- Tevhid", üstte ise çivit mavisi zemine beyaz celi- sülüs yazı ile "Besmele, Haşr Suresi 22. ayeti ve 23. ayetinin baş kısmı" ve "Allah'ın güzel isimleri Esma-ül Hüsna" yazılmıştır.




Mermer Küpler

Zemin katta girişte sol ve sağ köşelerdeki Helenestik çağa ait mermer küpler(urn) blok mermerden oyulmuştu. III.Murat Bergama’dan  getirtmiştir. Bunların 2 benzeri de Paris Louvre müzesindedir.





Üst kuzey galeride de İmparator Aleksandros mozaiği

Ayasofya da üç üst galeri vardır. Kuzey, güney ve batı. Zemin kattan kuzey galeriye giden bir rampa vardır. Kuzey batı taşıyıcı sistemin sağ köşesinde 10. yüzyıldan kalma bir mozaik göreceksiniz.




10. yüzyıla tarihlenmiş, İmparator Aleksandros’un(Alexander) mozaiği karanlık bir yerde olduğu için görmesi zordur. Aleksandros 870 yılında İmparator I.Basil'in oğlu olarak dünyaya geldi. Mozaikte İmparator Aleksandros’u önden ayakta dururken görüyoruz. İmparatorun her iki yanında ikişer adet olmak üzere 4 madolyon vardır. Sağ üsttekinde ünvanları, diğerlerinde adı yazılıdır. İmparator tören kıyafetinde, inci ve değerli taşlarla süslenmiş giysi içerisinde gösterilmiştir. 

Alt katta imparator kapısının üzerinde resmedilmiş Leon VI, Aleksandros’un küçük kardeşidir. Leon abisi Aleksandros ile tahtı paylaşmak istemiş, Aleksandros'da tüm devlet işlerini kendisine devrederek kendisi zevki sefa içerisinde hayat sürmüştür. Kardeşi öldükten sonra yönetimi devraldı fakat 13 ay sonra 912 yılında 43 yaşında vefat etti. 



Üst batı galeride İmparatoriçe locası

Üst batı galeride görmeye değer tek yer yeşil mermer kaplı İmparatoriçe locasıdır. Üst kattaki ilk bölüm yarım kemerlerle üstü örtülmüş Gynekoion denilen kadınlara ayrılmış bölümdür. Bu bölümde 3 kemer ve 2 yeşil kolonun arasından ana bölümü gören yer İmparatoriçe locasıydı. 


Tüm üst galerilerin önyüzlerinde önü ve arkası süslemelerle kaplı mermerler var. Bu mermerler üzerinde, yüzyıllardır Ayasofya’yı ziyaret etmiş önemli kişilerin ithafları görülebilir. Vikinglere ait olan bile var. Bu galeriye bakan kapı, bir zamanlar burada yaşayan din adamlarının odalarına gidiyor. Şimdi ikonlar için depo olarak kullanılıyor. İçlerinde patriklerin mozaik resimleri var. Çoğu kötü durumda.

İmparatoriçe locasından Ayasofya'nın içi


Üst güney galeri

Güney galeride daha fazla görülecek yerler vardır. Burası kapı tarzında bir mermer blok ile ikiye bölünmüş. Bir bölüm cennet diğer bölüm cehennem. Muhtemelen ortada bir kapı vardı. Bu bölmenin adı Cennet ve cehennem kapısı.

Cennet cehennem kapısı

Başka bir Helenistik yapıdan getirildiği sanılan bu mermer kapıyı synod (Kilise Konsülü) üyeleri kullanırdı. Bu bölüm din adamlarına ayrılmıştı. Toplantılarını bu bölümlerde yaparlardı.

Bu galeride taşıyıcı kolonun iç tarafında sağ tarafta küçük bir şapel var. Hala bazı mozaikleri gözüküyor. Bir hiristiyan inanışına göre Türkler 1453’de İstanbul’u alıp Ayasofya’ya girdiklerinde bu şapel de dua eden bir papaz yok olmuş.


Duvarın alt bölümünde Venedik dükü  Enrico Dandolo’nun mezarını gösteren mermer bir plaka var. Enrico Dandolo 1195'den öldüğü 1205 yılına kadar Venedik Dükü olarak kalmıştı. Gençliğinde Bizans'da elçiyken kör edildiği ve bu hınçla yıllar sonra 90 yaşındayken,  4.Haçlı seferini İstanbul'a doğru yönelten kişi olduğu söylenir. Latin işgali sırasında istanbul’da ölmüş ve Ayasofya’ya gömülmüştür.


4.Haçlı seferi (1202-1204)  Mısır ve Suriye ye hakim Eyyübiler tarafından işgal edilen Kudüs’ü kurtarmak için düzenlenmişti. Doğrudan Eyyübi başkenti Kahire’ye saldırılacaklardı. Venedik şehri ücreti karşılığı 4.Haçlı seferine gemi hazırlama ve nakliye işini üstlenmişti. Haçlılar paralarını ödemeyince, Venedik dükü zararını karşılamak için Zara(Hırvatistan) şehrinin yağmalanmasını önerdi. Bu şehirde Haçlılar bir önceki Bizans İmparator'unun oğluyla karşılaştılar. Aleksios Angelos eğer amcasının yerine Bizans tahtına geçmesine yardımcı olurlarsa Venediklilere önemli miktarda bedel ödemeyi teklif etti. Bu anlaşmayla Venedik dükü komutasındaki Haçlılar İstanbul’u işgal edip 3 gün yağmaladılar. Angelos’da vaat ettiği bedeli Venediklilere ödedi. Venedikliler burada bir Latin devleti kurup 50 yıl hüküm sürdüler.


Ayasofya'da Viking Yazısı



Güney galerinin orta kısmında, mermer korkulukların üzerinde Vikinglerden kalma bir yazı bulunmaktadır. 9. yüzyıla ait olduğu tespit edilen bu yazıda , "Halvdan buradaydı" ibaresi yazılıdır. Yazının Doğu Roma Dönemi'nde orduda paralı asker olarak çalışan bir Viking askeri tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Savaşçı kişilikleri ile bilinen ve İstanbul'a gelen bir grup Viking, burada İmparatorluğun isteği ile çoğunu kendilerinin oluşturduğu "Varangian" adlı muhafız alayına katılmışlardır. Bu birlik yaklaşık iki yüz yıl İmparatorluğun dört bir yanında, saray adına çetin savaşlara katılarak ün yapmıştır.




Üst güney galeri Deesis mozaiği

Cennet ve cehennem kapısını geçip sağa dönüldüğünde  Deesis Mozaik görülür. Deesis olarak bilinen bu resim de Bakire Meryem ile Vaftiz Saint John Kıyamet gününde Hz.İsa’dan insanlığı kurtarması için yalvarıyor. 1261 tarihli 6x4.6 metre boyutlarındaki bu mozaiğin alt tarafları, pencereden gelen rüzgarlar nedeniyle aşınmış olsa da dünyadaki en meşhur mozaiklerden biridir.


Ortada Hz İsa diğerlerine göre daha büyükçe, sağında Bakire Meryem ve solunda Vaftizci John ile altın bir zemin önünde resmedilmiş. Hz.İsa’nın kafasının arkasında ışık saçan bir hale ve haç var. Sağ eliyle takdis ederken, sol eliylede kutsal kitabı tutuyor. Sağ eli baş parmağın ucu “kalbe giden yol”la ilişkilendirilen yüzük parmağına temas eder haldedir

Bakire Meryem’in vücudunun önemli bir bölümü malesef görülemiyor. Kutsal Meryem’in yüzünde çok merhametli bir ifade var ve aşağıya doğru bakıyor. Meryem ve İsa’nın isimlerinin kısaltmaları başlarının hizasında yazılmış. İsa’nın solunda Vaftizci John (Ionnes Prodromos), Meryem ile aynı boyutlarda resmedilmiş. İlk ismi yukarıdan aşağıya doğru kısaltılmış olarak yazılmışken Prodromos tam yazılmış. İncil’e göre John hayatını çölde yaşamın zevklerinden uzakta yalnız ve tek başına olarak geçirmiş. Bu duygu bütünlüğü mozaikte yüzüne yansıtılmış. Kıyamet gününde insanların duyacağı çile Meryem ve John’ın yüzünde görülebilir. Ayrıca Meryem ve John kaçınılmaz günde kurtuluşun Hz.İsa’da olacağını duruşlarıyla  anlatıyorlar. Diğer taraftan Hz.İsa, Kıyamet gününde, iyilik ve şevkat dolu, olarak tanrılık seviyesine yükselmiş bir kişi olarak gözükmekte.

Hz. İsa

Yumuşak renk tonlarıyla yüzlerdeki yoğun insancıl ve duygusal gösterim ile  Bizans sanatında Rönesansın öncüsü bir eserdir. Şefkat, vakar ve yoğun merhamet ifadesi, bu olağanüstü şahsiyetlerin belirleyici özelliğidir. Duruşlar ve hareketler Ortaçağ Bizans geleneğinin yansımaları olsa da, psikolojik ve duygusal gerçekçilik tamamen yeni bir şeydir ve yapıldıkları tarih tam olarak ne olursa olsun, batı sanatında bu denli bir başarının, neredeyse yüz yıl önünde yer almaktadırlar. 12. yüzyıl eseri olduğu düşünülmektedir.



Üst Güney Papaz Odalarındaki Mozaikler



Papaz odası olarak adlandırılan bu bölümde galeriye açılan kapının alınlığında Deisis kompozisyonunda, Hz. İsa ve Hz.Meryem mozaikleri günümüze tam olarak gelmiş, Vaftizci Yahya (Ioannes) tasviri ise bozulmuş durumdadır. Ayrıca, bu kısımda yer alan 6 yüzyıla tarihlenen geniş dal kıvrımlarından oluşan bezeme motifleri ile diğer figürlü mozaikler arasında yer alan havarilerden; Petrus, Andreas, Lukas, Simon Zeoletes, Peygamber Hezekiel, İmparator I. Konstantinos'un annesi Helena'nın tasvirlerinin olduğu düşünülen mozaikler günümüze tam olarak ulaşmamıştır. Müzemizin bu kısmı İkona ve Kilise Eşyaları deposu olarak kullanıldığından ziyaretçiler tarafından görülememektedir.




Üst Güney Galeri İmparator Comnenus Mozaiği

Üst güney galerinin doğu duvarının sonunda berna’ya dönerken sağ tarafta Ayasofya’nın en mükemmel mozaiklerinden Comnenos mozaiği var. Bu mozaikte Bakir Meryem, çocuk İsa, İmparator John II Comnenus (1118-1143) ve Macar asıllı eşi Irene resmedilmiş.


Meryem, çocuk İsa’yı kucaklamış.  İsa’nın kafasının arkasında ışık saçan hale ve haç var. İsa sağ eliyle takdis ederken sol elinde bir rulo tutuyor. Meryem her zamanki gibi koyu mavi giysi içerisinde ve ayakta duruyor. Meryem’in kafasının yanlarındaki MP ve OY karakterleri Allahın annesi ifadesinin kısaltmaları. İmparator John II Comnenos, Meryem’in sağında duruyor. İmparatorun başının üstünde altın zemin üzerinde kırmızı mozaikle Porphyrogennatos Ionnes Komnenos yazıyor. Porphyrogennatos ünvanı imparatorun babasının saltanatı zamanında doğan asillere verilirdi. John II Comnenos Bizans tarihinin en iyi imparatorlarından biri olduğu için oldukça vakur bir şekilde resmedilmiş. İmparator değerli taşlarla bezenmiş giysisi içerisinde, Kiliseye yaptığı yardımları betimleyen bir altın dolu bir kese tutuyor. Meryem’in solunda tören kıyafeti içerisinde Irene sarı saçları, açık gri gözleri ve penbe yanaklarıyla orta Avrupa’dan (Macaristan) geldiği belli. İmparatoriçe Irene’de kiliseye yapılan bağışı gösteren bir rulo tutmakta. 

Bu üçlü kompozisyonun yanında, en büyük oğulları Alexius Comnenos’un portresi var. 1122 daha 17 yaşında   tahta ortak edilen bu prens kısa bir süre sonra tüberkulozdan öldü. Mozaikte sağlıksız duruşu gözüküyor. Comnenos mozaiği 1122 yılında yapılmış. Bu mozaikte insanlar idealize şekillerde değil gerçekçi, olduğu gibi resmedilmişlerdir. Bu da artık karanlık ortaçağın bitip yeni bir dönemin Rönesans’ın doğuşunu müjdeliyor.     



Üst güney galeri İmparatoriçe Zoe mozaiği

Zoe mozaiği, imparatorlar için ayrılmış olan güney galerinin doğu duvarındadır. Bu panel 2.4 x 2.4 metre boyutlarındadır. Maalesef alttaki 35 cm kısım bozulmuştur. Bu mozaikte İsa Pantocrator İmparator Constantine IX Manomachos ve İmparatoriçe Zoe ile yan yana resmedilmiştir. 11. yüzyıla aittir.


Hz.İsa mücevherlerle süslenmiş tahtta oturuyor. Koyu mavi bir giysi giymiş. Ayaklarının olduğu bölüm maalesef bozulmuş. Sağ eliyle takdis ederken, sol eliyle dizine dayadığı, değerli taşlarla bezenmiş incili tutuyor. Başının üstünde ışık saçan hale  ve haç işareti var. Gene baş hizasında IC ve XC sembolleriyle kısaltılmış Iessus Christos ifadesi var.

İsa’nın sağ tarafında, ayakta tören kıyafetin içerisinde, başında imparatorluk tacıyla İmparator Constantine IX Monomachos duruyor. Kiliseye yaptığı bağışı temsil eden altın dolu bir kese tutuyor. Başının üzerindeki yazıda ‘Romalıların dindar yöneticisi ve Allahın İsa’sının hizmetçisi’ ifadesi var.

Sol tarafında İmparatoriçe Zoe elinde tuttuğu ruloyla kiliseye yaptığı bağışları gösteriyor. Rulonun üzerinde 3. kocası olan imparatorun başının üzerinde yazılı olanlar tekrarlanmış. İmparatoriçe, Constantine VII nin kızıydı. Başının üzerinde de ‘Çok dindar Augusta Zoe’ yazılı. Mozaikte çok genç görünmesine karşın imparatoriçenin oldukça yaşlı olduğu sanılıyor. İmparatoriçe 1028 de ilk evliliğini yaptığı zaman bile genç değilmiş fakat kısa ve minyon tipli olduğu için hep genç görünmüş.  Her ikisi de formal tören kıyafetindeler..

Bu mozaikte hem imparator hem de imparatoriçenin yüzlerinde oynama olduğu kesin. Belki de bu mozaikler daha önceki dönem imparator ve imparatoriçelerine aitti ve Zoe döneminde yüzler değiştirilmişti. Gene de 11. yüzyıl saray giysileri ve gerçekçi portre sanatı hakkında bilgi vermesi açısından önemli bir mozaiktir.



İmarethane

Ayasofya İmarethanesi, Sultan I.Mahmud tarafından 1743 yılında Ayasofya'nın kuzeydoğusuna, yoksul ve kimsesizlere yiyecek dağıtmak için yapılmış hayır kurumudur. İmarethanede değişik tarihlerde yapılan onarımlar sırasında, kapıların üzerine onarım kitabeleri yazılmıştır. İmarethanenin Bab-ı Hümayun tarafına bakan büyük merasim kapısı barok üslubun, İstanbul'daki en güzel örneklerindendir.


Padişahlar, Topkapı sarayından Ayasofya'ya gidecekleri zaman bu kapıyı kullanırdı.



Fatih Medresesi

Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya Vakfiyesi’ne göre medresenin Ayasofya’nın kuzeyinde yer aldığı, medrese ile Ayasofya arasında üstü örtülü bir yol bulunduğu tanımlanmaktadır. 15. yüzyıldaki yapının mimari nitelikleri belirsizdir. Araştırmacılara göre, Ayasofya’nın içindeki papaz odalarında eğitim başlar. 1466 yılında caminin arka kısmında yine burada bulunan yapılar kullanılarak ya da yeniden inşa edilmiş binada sürdürülür. Medresenin mimarisine ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. 1489-1491 yılları vakıf muhasebe kayıtları arasında Ayasofya Medresesi’nin bulunmayışının sebebi, Semaniye Medreseleri’nin açılışından sonra bir süre kapalı kalmış olmasıdır.


16. yüzyılın sonunda medresenin çalışır durumda olduğu arşiv belgelerindeki 1594 yılına ait maaş ödemelerinden ötürü biliniyor. 1847-1849 yılları arasında arasında Ayasofya’da gerçekleştirilen onarımlar sırasında Fossati’nin medreseyi de yeniden iki katlı olarak inşa ettiği çok sayıda araştırmacının ortak kanısıdır. Ancak, bu görüşü destekleyecek herhangi bir belge bulunmamaktadır. Şehremini Server Paşa tarafından 1869 yılında İstanbul cadde ve sokaklarının yeniden düzenlenmesi sırasında medrese yıkılmıştır. Ayasofya’nın çevresinin açılması ve yol düzenlemesinden ötürü yıkılan medreseler 19. yüzyılın son çeyreğinde yeniden inşa edilmiştir. 1894 depreminin ve dini-siyasi ortamın etkisiyle ciddi bir çöküş yaşayarak mimari niteliklerini yitirmiş, terkedilmiş ve 1940’lı yılların başında yıktırılmıştır.



Ayasofya'nın zemin planı



1. Sıbyan Mektebi
2. Şadırvan
3. Muvakkithane (zaman ayarlayan oda)
4. Mütevelliler dairesi (Müze Müdürlüğü)
5. Şehzadeler Türbesi
6. III. Murad Türbesi
7. II. Selim Türbesi
8. III. Mehmet Türbesi
9. Sebil
10. Mermer sarnıç
11. Türk payanda duvarları
12. Kütüphane
13. Vaftizhane (Sultan Mustafa ve Sultan  İbrahim   Türbesi)
14. Sebil
15. Minareler
16. Omphalion
17. İkinci Ayasofya kalıntıları
18. Ayasofya Medresesi (artık yok)
19. Ayasofya İmareti (artık yok)
20. İmaret Kapısı (yoksullara yiyecek verilen)
21. Mihrap (karşısında namaza durulan oyuk)
22. Hünkar mahfili
23. Minber (merdivenli yüksek kürsü)
24. Müezzin mahfili
25. IV. Murat'ın yaptırdığı mermer kürsü
26. Bergama'dan getirilen küpler
27. Terleyen sütun
28. Üst kata çıkış rampası
29. Alt kata iniş rampası
30. Hazine dairesi



No comments:

Post a Comment