Tuesday, August 8, 2017

TANTALOS İŞKENCESİ - Varlık içinde, çekilen yokluk

Eski Yunan mitolojisine göre Frigya ya da Lidya’ya bağlı yerel bey Tantalos(Tantulus) Zeus ile nemf'lerinden(peri) Pluton'un oğludur. Tantalos, Ana tanrıça Kibele ile ilişkilendirilen Manisa Spil dağında, MÖ 8. yüzyılda krallığını yönetiyordu. Annesi Lydia ya da Frigya kraliçesi Omphale’dir. Atlas'ın kızı Dione ile evlenmişti, Pelops adlı bir oğlu ve Niobe adlı bir kızı vardı.

Olymposlu Tanrılar, yarı tanrı Kral Tantalos’a diğer ölümlü kardeşlerinden daha çok değer verir, Teselya'nın en eski kabilesi olan Lapithler'in kralı Ixion gibi, kendi sofralarında oturmasına göz yumar, ölümlülere yasak olan Ambrosia’yı (sonsuz hayat veren balımsı içecek) içip, Nektar’dan yemesine bir şey demezlerdi.

Günün birinde Tanrılar, Tantalos’un kendi sarayında verdiği bir şölene gidip, onun sofrasına oturmak alçak gönüllülüğünü gösterdiler. Anadolu Tanrıçası Kibele'ye inandığı için Helen Tanrılarını küçük gören ve onların kudretlerini sınamaya kalkan Tantalos, Tanrılara bir tuzak hazırladı. Tek oğlu Pelops’u öldürttü, büyük bir kazanda haşladı, sonra da Tanrıların önüne yemek diye koydu. Herhalde yeni Olimpiya Tanrılarından öylesine nefret ediyordu ki, onları yamyam durumuna düşürmek için biricik oğlunu bile gözden çıkarmıştı. Belki de o saygı değer tanrıları aldatmanın ne kadar kolay olduğunu akla gelmeyecek bir oyunla göstermek istemişti.  Ölümsüzleri o kadar küçük, kendini o kadar akıllı görüyordu ki, konuklarının önlerine konulan yemeğin ne olduğunu anlayabileceklerini düşünememişti.

Tantalos’un tuzağını anlayan Olympos’lular korkunç yemeğe ellerini bile sürmediler; kendilerine bu oyunu oynayanı öyle bir cezaya çarptıracaklardı ki, bunu duyanlar bir daha onları küçümsemeye yeltenemeyecek, kendilerine de insan kurban etmeyecekti. Zeus, Tantalos’u ceza olarak Spil Dağı'nın bir yarığından atarak, yeraltı tanrısı Hades’in göllerinden birine mahkum etti. Karşıyaka Yamanlar Dağı'nda bulunan Karagöl, söylencelere göre bu göldür.


Tantalos, susuzluğunu gidermek için göle her eğilişinde sular çekiliyor, doğrulduğu zaman da dizlerine kadar yükseliyordu. Gölün üstünde yemiş ağaçlarının armutlardan, narlardan, al al elmalardan, sulu incirlerden ağırlaşmış dalları sarkıyordu. Tantalos, bir yemiş koparmak için elini uzatmaya görsün, rüzgâr hemen dalları savuruyordu. Tantalos böyle kalmaya mahkumdu; aç ve susuz sonsuza kadar yaşayacaktı.


Tanrılar, Tantalos’u cezalandırdıktan sonra oğlu Pelops’u yeniden canlandırdılar, ama Tanrıça Demeter, farketmiyerek o iğrenç yemekten yemişti. Çocuğun parçaları bir araya getirilince, bir omuzun eksik olduğu görüldü. Ölümsüzler bunun da bir kolayını buluverdiler ona fildişinden bir omuz yaptılar. Bahtını açık ettiler. Pelops’da büyüyünce Manisa’dan Mora yarımadasına göç edip Pisa’da Kral oldu.


Helen Efsaneleri, ilkçağlardan itibaren Tantalos'un kötülüğünü yaymıştır. Onun tanrılara ait kutsal şarabı çaldığını, Tanrısal sırları insanlara ilettiğini ve en kötüsü oğlu Pelops'u kesip şölen düzenlediğini anlatmışlardır. MÖ 8. yüzyılda yaşayan Anadolulu Homeros ise, "Odysseia" isimli destanında hemşehrisi Tantalos'un çektiği acıları çarpıcı bir üslupla anlatır. 

Tantalos efsanesinde, Tantalos’un lanetlenip en şiddetli cezaya çarptırılmasının en önemli nedeni Tantalos’un yeni oluşan Olimpia tanrılarına değil de Anadolu tanrısı Kibele’ye olan inancıdır. Yeni dine inanmayanlar efsaneler aracılığıyla lanetleniyordu. Öne çıkan mesaj ise insan kurban etmenin artık tanrılar tarafından istenmeyen bir şey olduğu mesajıdır. Daha önceki dönemlerde toplumlar tanrılara insan kurban ediyorlardı. Bu dönemden sonra bu ritüelin yok olduğunu görüyoruz. İnsanların yerini hayvanlar almaya başladı. Özellikle de sığırlar.


ATREUS HANEDANININ KURUCUSU PELOPS

Tanrılar tarafından yeniden canlandırılan Pelops o kadar güzel ve yakışıklı olur ki Poseidon ona aşık olur. Altın atlarla çekilen bir arabayla Pelops’u sevgilisi olarak Olympus’a götürür. Zeus’un Ganymedes’e yaptığı gibi, Poseidon’da, Pelops’u yatak arkadaşı yapar. Bu efsanenin bu biçimi alması, Yunanistan’da erkek erkeğe ilişkilerin yaygınlaştığı Ganymedes efsanesinden sonradır.  Zeus sonradan Pelops’u babası Tantalus’a kızgınlığı nedeniyle Olympus’dan kovar.


Pelops’un hayatı bu olaydan sonra mutluluk içinde geçti. Tantalos’un soyundan gelenler arasında başı derde girmeyen tek kişi o oldu. Bugünkü Peloponez Yarımadasına adını veren Pelops Batı Anadolu’da büyüdükten sonra Mora yarımadasına gitti.  Efsaneye göre, Pelops, bir çok kimsenin ölümüne sebep olan, Mora yarımadasının batısında antik Pisa kentini ve civarını yöneten Kral Oinomaos’un (Oenomaus) kızı Hippodamia'ya aşık olur.

Kral Oinomaos’ın hayatı, bir kahinin kehanetine göre, kızının evlenmesine bağlıdır. Kızı evlenirse kendisi de ölecektir. Bu nedenle kızını isteyen herkesle atlı araba yarışına giren hükümdar, savaş tanrısı Ares’in verdiği çok güzel ölümsüz bir çift atı ve arabasıyla yarışmayı kazanmakta ve yarışı kaybeden de ölüme mahkum olmaktadır.

Kralı normal yollarla yarışta geçemeyeceğini anlayan Pelops buna rağmen tehlikeyi göze aldı. Pelops’da tanrısı Poseidon’un armağanı olan atlarına güveniyordu. Sonunda yarışı Kralın kızı Hippodameia’nın yardımıyla kazandı. Genç kız, ya Pelops’a tutulmuş, ya da artık bu yarışlara bir son verme zamanının geldiğine inanmış olacak ki babasının seyisi Myrtilos’u parayla kandırdı. Myrtilos, kralın arabasının tekerleklerini gevşetince yarışta Kral Oinomaos’un arabasının tekerlekleri parçalandı, atları tarafından sürüklenen kral yarışma alanında öldü. Pelops aşık olduğu Hippodamia ile evlendi ve ölen Oinomaos’ın yerine kral oldu. Seyis Myrtilos yaptığı hilenin sonsuza kadar gizli kalması ya da Pelops’un güzel karısı Hippodamia’ya tecavüze kalkıştığı için Pelops tarafından öldürüldü. Ölürken bu kadar kuvvetli lanet yağdırdığına göre birincinin olma olasılığı daha fazladır.
Seyis Myrtilos’un Pelops tarafından suda boğulurken lanetlenmesi nedeniyle Pelops hariç soyunun başı beladan kurtulmaz. Efsanede şaşırtıcı bir şekilde Pelops mükemmel bir hayat sürer. Acaba babasının tersine din değiştirip yeni dine inanıyor olmasından olabilir mi?

Yaşadığı sürece, yöreye yaptığı olumlu katkılardan dolayı, yöre halkı tarafından yüceltilen Pelops ve tanrı Zeus adına, ölümünden sonra MÖ. 776’da zamanın hükümdarı olan İphitus tarafından “olimpiyatlar” diye anılan şölenler ve yarışlar başlatır. Mitolojiye göre ilk olimpik oyunlar bizzat Zeus tarafından babasına ve Titanlara karşı gösterdiği zaferin anısı için düzenlenmişti. Dört senede bir yapılma nedeni tam bilinmiyor. En yakın iddia, olimpiyatlarda yarışı kazanan kahraman Heracles’in yarışın dört senede bir tekrarlanması istemesidir.

Myrtilus’un ölümünden sonra Pisa’ya dönen Pelops, Olympia bölgesini de krallığına kattı ve hızla krallığını büyüterek batı Peloponnesos’a hakim oldu. Doğudaki rakibi Argos kralı Perseus idi. Pelops’un kızı ile Perseus’un oğlunun evliliğiyle iki aile birleşti ve tüm Peloponnesos’in (Mora yarımadası) hakimi oldular. Pelops efsanevi hanedanın en önemli krallardan biridir. Babası Tantalus, Atreus hanedanının kurucusudur. Herakles, Eurystheus, Theseus, Atreus, Agamemnon ve Menelaus bu soydan gelir.

Pelops ve Hippodamia’ın aralarında Atreus, Thyestes, Pittheus, Troezen, Astydameia, Nicippe, Lysidice ve Eurydice’in de olduğu 16 çocuğu oldu. Pelops ayrıca peri(nymph) Axioche ile ilişkisinden doğan Chrysippus’a da babalık yaptı. Ölümünden önce Myrtilus’un lanetini alan hanedenın başı beladan kurtulmadı. Thyestes ne yapıp yapıp kardeşinin karısını elde etti. Atreus, kardeşiyle karısının seviştiklerini anlayınca, akla gelmeyecek kadar korkunç bir ceza düşündü. Thyestes’in iki küçük çocuğunu öldürüp parça parça doğrattı, kaynattırdı, babalarının önüne yemek diye koydu. Kardeşi kral olduğu için Thyestes’in elinden bir şey gelmedi. Atreus’un çocuklarıyla torunları, bu davranışın cezasını çektiler. Atreus ve Thyestes üvey kardeşleri Chrysippus’u öldürdüler kendileride cezalandırıldılar. Hippodamia üzüntüsünden kendini astı. Pelops'un torunları Agamemnon, Aegisthus, Menelaus, Orestes de, Atreus’un laneti adı verilen bu beladan kurtulamadılar.

Pelops, Myrtilus’un ölümünden dolayı tanrının gazabından kaçınmak için Peloponnesus’ta tanrı Hermes adına ilk tapınağı yaptırdı. Pelops, Peloponnesus tarihinin en kuvvetli krallarından biri oldu. Kızlarını bölgenin güçlü kişileriyle evlendirerek birliktelikler kurdu. Oğulları da kendisinden sonra bölgeyi yönetmeye devam ettiler.

Pelops’un nasıl öldüğü bilinmemektedir. Troy savaşında Akhalar(Archaena) savaş uzayıp da şehir bir türlü alınamayınca, kahine danışırlar. O da galibiyetin ancak Tanrılar tarafından yapılan Pelops’un fildişi omuzu Pisa’dan Troy kuşatmasına getirilirse kazanılacağını müjdeler. Kuşatma alanına getirilen fildişi omuzun manevi desteği ile Troy alınıp yağmalanır. Savaş sonunda Pisa’daki mezarına geri götürülmekte olan fildişi omuz kemiği, Euboea(Eğriboz) adası yakınlarında fırtınadan batan gemiyle birlikte denizin dibini boylar. Yıllar sonra, Euboea adasının Eretria bölgesinden balıkçı Damarmenus, kemiği ağlarıyla denizden çıkarır.  

Spil Dağı'na komşu Yamanlar Dağı'nda Niobe'nin babası Tantalus'un mezarı ve kardeşi Pelops'un tahtı bulunmaktadır.
Pelops’un Manisa Spil dağındaki tahtı

AĞLAYAN KAYA NİOBE
Niobe, Frigya ülkesinin en batı ucunda, günümüzde İzmir-Manisa arasındaki Spil Dağı ve Yamanlar Dağı çevresinde, dağ ile aynı adı taşıyan, ancak günümüze bir izi erişmemiş Sipylus kentinde, muhtemelen M.Ö. 12. yüzyılda hüküm sürmüş Kral ve yarı tanrı Tantalus'un ve eşi Dione'nin kızıdır. Çocukluğu sonradan Zeus’un eşi olacak tanrıça Hera (kimi kaynaklarda Leto) ile birlikte bu bölgede geçmiştir.


Yetişkin hale gelen Niobe bugünkü Yunanistan’ın Thebes (Thebai) kralı Amphion ile evlenmiş ve trajik yazgısı hakkında bilgiler eski Yunan mitolojisi yolu ile olmuştur. Niobe aynı zamanda, sonradan Mora Yarımadası'nın Batı dillerindeki ismi olan Peloponnese adını veren Pelops'un kızkardeşidir.

Çocukluk arkadaşı ve Zeus'un eşi Hera'nın Apollon ve Artemis olmak üzere iki çocuğu olmasına karşın Niobe’nin yedisi kız ve yedisi erkek olmak üzere 14 çocuğu olmuştur. Zamanla Niobe, tanrıça Hera’yı(Leto) küçümser ve halkın Hera yerine kendisine tapmasını ister. Niobe, Hera dan daha fazla çocuk doğurduğu için Kibele kültüne göre kendisi daha saygın görür.  O sırada Menderes ırmağının kıyısında dinlenmekte olan Tanrıça Hera’nın(Leto) kulağına rüzgar, Niobe'nin sözlerini fısıldar. Öfkelenen Hera çocukları Apolla ve Artemis’den Niobe'yi cezalandırmalarını ister. Apollon ve Artemis’de, oklarıyla Niobe'nin bütün çocuklarını öldürür. Buna çok üzülen Niobe’nin kocası Amphion kendi canına kıyar.


 Taşa dönüşmüş Niobe’yi sanatkar insan heykele dönüştürerek yeniden diriltti.

Zavallı Niobe, çocuklarının cesetleri başında günlerce ağlar ve sonunda korkunç bir kederin simgesi olarak taş kesilir kalır. Yalnızca gözlerinden yaşlar akmaktadır. Niobe’ye acıyan rüzgar, Niobe’nin gözyaşlarını sileyim derken, gözyaşlarını Yunanistan’dan zavallı kadının anayurdu olan İzmir’e yakın Manisa dağına uçurur. Manisa Spil dağından gözyaşları akmaya başlar.

Spil (Sipylos) yamacındaki kadın başı şeklindeki bu kayanın, göz çukurunu andıran girintilerinden sızan su, Niobe'nin gözyaşları olarak yorumlanır. Halk, buraya "Ağlayan Kaya", "Niobe kayası" der. Yakından bakıldığında, sıradan doğal bir kaya oluşumu; batı yönünde biraz uzaklaşılarak bakıldığında ise kadın başı şeklinde görünen bu kaya, hâlâ çok ziyâret edilen bir yerdir. Manisa'nın sarı üzümlerinin ilk olarak Niobe'nin gözyaşlarıyla sulanan bağlarda yetiştiği söylenir.

Efsane muhtemelen matriyarkal dönemden patriyarkal döneme geçiş sırasında anlatılmaya başlanmıştır.  Başlangıçta tüm toplumlarda doğurganlığı nedeniyle baş tanrılığa getirilen kadın daha sonra patriyarkel döneme geçiş ile efsanelerde cezalandırılarak ikincil role indirilmiştir. Bu oluşumu toplum içerisinde kabullendirmek için de efsaneler kurgulanmıştır. Patriyarkel dönemde kadının doğurganlığı sınırlandırılmış ve bu efsanede olduğu gibi Niobe çok çocuk doğurduğu için cezalandırılmıştır. Bu efsane de Manisa yöresinde yaşayan Niobe çok sayıdaki çocuğundan dolayı Anadolu tanrısı Kibele’yi temsil eder. Aslında efsane Kibele ile Olympos’lu Hera’nın mücadelesidir.
Doğurganlığı temsil eden Matriyarkel dönemin tanrıları Kibele ve Efes’li Artemis, Patriyarkel Yunan Panteon’nunda bakire ya da az çocuklu Hera ve Afrodit gibi tanrılara dönüşmüştür. 



TANTOLUS’UN MEZARI
Antik çağdan kalma İzmir Yamanlar dağının Bornova eteklerine inen eğimli arazisinde bulunan tümülüs   büyüklüğünden dolayı Kral Tantalos Mezarı olarak adlandırılmaktadır. MÖ 7. yüzyıla tarihlenen 33 metre çapında ve 27 metre yükseklikteki bu yapı, Eski İzmir'den kalan en önemli kalıntılardan Akropolis'in güneyinde, Akropolis ile ova arasındaki yamaçtaydı. Yapının üstünde konik bir taş külah vardı. Külahın tepe noktasında, aynı dönem başka Anadolu anıt mezarlarında da görülen Phalles (erkek üreme organı) dikiti bulunmaktaydı. Bayraklı’daki bu bölge, mezarın çevresindeki 30-40 adet daha ufak tümülüsler ile birlikte eski Smyrna’nın soylular mezarlığıydı. Mezarlık Bornova Ovasından ve deniz tarafından kolayca görülebilmekteydi. Bu mezarın Pers istilası döneminde yaşamış bir tiranın ya da üst düzey bir yöneticinin mezarı olma olasılığı yüksektir.

Mezar her zaman ilgi odağı olmuştur. Fransız Amiral Massieu de Clerval 1835 yılında, Gezgin Charles Texier’den Le Suffren adlı gemiden verdiği yirmi denizci ve gerekli teknik aletler ile İzmir yerleşkesine yaklaşık üç kilometre kadar mesafede bulunan eski şehrin haritasını çizmesini ve kazı yapmasını ister.

Böylece karaya çıkan Texier önce bugünkü Antik Smyrna kalıntılarının olduğu yerde bazı çalışmalar yaptıktan sonra hemen ardındaki yamaçlardaki mezar anıtlarını incelemeye başlar. Bu mezarlardan 12 tanesini kısa betimlemelerle kaydettikten sonra "Tantale'ın Mezarı" dediği ve içlerinde en büyüğü olan mezara daha fazla yer ayırır.

"Karaya çıktığımız noktadan iki buçuk mil mesafede ve dağın yüksekliğinin yarısında, bina yıkıntılarıyla kaplı bir düzlüğe ulaştık. Bu düzlüğe hakim bir zirvede, iki mezar vardır.  En büyüğü ve en iyi muhafaza edilmiş olanı, Tantale'ın Mezarı olarak bilinir. Bu tepe, tam bir daire şeklindedir. Orta büyüklükte kuru taşla yapılmıştır. İçinde boyu 3 metre 55 santimetre ve eni 2 metre 17 santimetre olan dikdörtgen şeklinde bir oda vardır. Bu oda, yükseldikçe daralıp sivrilen tarzda kemerle ve Behramkale'nin (Assos) kapısı gibi yapılmıştır. İki taraftaki istinat duvarları yataydır. Kemerlerin ortasında anahtar taşı yoktur. En yukarıdaki taş, bütün binayı tutar. Odaya girmek için bir sofası olması, bu mezarı diğerlerinden ayırır. Oda, kuru taştan yapılmış 3 metre 50 santimetre yarıçapında bir dairenin merkezini oluşturur.
Yuvarlak duvar 2 sıra kuru taşla ve arası dolma olarak yapılmıştır. Bu ikinci daire şeklindeki duvarın çevresinden çember şeklinde 16 duvar daha çıkar ve en dışarıdaki, 3.70 metre kalınlığındaki son duvara, yani anıtın kaplamasına birleşir. Diğerlerinin odaları doğu-batı yönünü gösterdikleri halde, bununki kuzey-güneydir.
Yüzyılların etkilerine ragmen ben orada çalıştığım sırada, koninin dışı bir çok yerinde iyi korunmuştu. Bu çok ince yapım tarzını anlamak için, onu kısmen yıktırmak ve yerden yukarı temel kısmını da açtırmak zorundaydım (Burada Texier'in yapıya verdiği zararı üzülerek öğreniyoruz). Bu mezar yapısı, Küçük Asya'da var olan eserlerin elbette en önemlilerinden birisidir. Bu önemi, ancak Herodot'un piramitlerle karşılaştırdığı Alyatte'ın mezarına da verebiliriz. Bu mezardan, ta denize kadar bütün dağ ve kaya köşelerini dolaşarak kıvrımlı bir şekilde inen uzun bir duvar izlenir (...)" (Texier, 2002).

Texier, çalışmalarının sonuçlarını ve mezarın ilk krokilerini "Küçük Asya" isimli kitabında yayınladı. Bu arada Texier, mezarı incelerken, bilerek veya bilmeyerek büyük tahribat yapmıştı. (Planını çizmek için yıktığı söylenir).

Daha sonra Alman Arkeolog Procesh Von Osten, bölgeyi inceledi ve mezar ile Eski İzmir'in ilişkisini belirleyen kroki ve haritaları çizdi. 1930'da Prof. Helene Miltner ve Prof. Yohannes Böhlau, Lelej, Amazon, Frig ve Hitit dönemi İzmir'ini araştırıken, Tantolos Mezarı'na özel ilgi gösterdiler.


Konu hakkında önemli çalışmalar yapan, uzun süre Smyrna ve çevresindeki kazıların başkanlığını yürüten Prof. Dr. Ekrem Akurgal'ın tespitleri de şöyle:
"Tantalos tümülüsü Ras Şamra mezarlarında ve Orta Anadolu'da Gâvurkale mevkiindeki Hitit devrine ait mezar odasında olduğu gibi Isopata tipinde bir mezar odasıdır. Miltner'in açtığı ve bizim kazdığımız diğer tümülüslerde ise çok basit ve küçük bir mezar odası bulunmaktadır. Bu mezarlar Tantalos mezarı ile çağdaş değillerdi. Tarafımızdan 1948 yılında açılmış olan küçük mezardaki mezar odalarını 5. asrın sonu ile 4. asrın başı arasına koymak durumundayız. Bu ikinci tip mezar odalarının tarihleri bu olduğuna göre çok ayrı karakterde olan Tantalos mezarının odası daha eski (arkaik döneme ait) olması gerektir. Eski İzmir Nekropolisi'ndeki tümülüsler krepisli, dromoslu ve aştan örtülü bir mezar odasına sahip olmakla Phryg tümülüslerinden tamamiyle ayrı olup, bu özellikler ile Batı Anadolu'nun geri kalan krepisli ve mezar odalı tümülüsleri gibi Mykenai geleneğine bağlıdırlar" (Akurgal, 1950).

Akurgal mezara diğer bir kitabına daha kısa ancak farklı bir biçimde temas eder: Tantalos mezarı adı ile anılan bu anıtsal eser Eski İzmir'de M.Ö 620-580 tarihlerinde yönetimi elinde tutan basileusun ya da tyranın mezarı olmak gerektir".
Zeus ve Pluton'un müşterek oğlu, Niobe ile Pelops'un babası, tanrılara karşı uygunsuz davranışlarından dolayı lanetlenerek işkence çekmeye mahkum edilmiş olan efsanevi kral Tantalos'un elbette ki bir mezarı yoktu. Ancak MS 2. yüzyılda yaşamış olan ünlü Hellen gezgin Pausanias 'Tantalos'un acaip mezarını' gördüğünü anlatması nedeniyle Yamanlar Dağı’nda (bugünkü Çay Mahallesi'nde) 205 metrelik rakımda bir zamanlar yükselen 33 m. çapındaki tümülüs, arkeoloji literatüründe yüz elli yıldan beri 'Tantalos'un Mezarı' olarak ün kazanmıştır (E. Akurgal, Anadolu Araştırmaları, TTK 1945, s: 10-29).
‘Bugün tümülüsü oluşturan dairevi poligonal duvar bütünü ile yok olmuş, mezar odası ise bir gecekondunun altında kalmıştır. Bindirme tekniği ile yapılmış olan mezar Girit'teki Isopata adı ile anılan gömü evleri tipindedir. Rasshamra'da, Myken dünyasında ve Ankara yakınındaki Gavurkalesi Hitit gömü odası ile Bayraklı'daki taş çeşme aynı görünüşte ve yapı biçimindedir (E. Akurgal, Arkaik ve Klasik Çağlarda İzmir, Belleten IX 1946, s: 55-80).  (Akurgal, 1993). ‘
Akurgal'ın kendisine ait ve başka kaynaklardan aktardığı çizim ve fotoğraflar da yapıdan artık eser kalmadığı için çok değerli




Bayraklı’nın gecekondolaşmasıyla birlikte 1980'li yıllarda artık ne Tantalos mezarından ne de diğer mezarlardan bir iz vardı.


Saturday, March 18, 2017

İki Kadın ve Şiir

2300 sene arayla yaşamış iki kadındılar. Hayatlarını bilime, müziğe, feminizme ve şiire adadılar. Erkek egemen toplumların, kadınların üstüne serdiği karı delen kardelenler gibi açıp çağımıza kadar unutulmadan geldiler. Yüzyıllar boyunca heykelleri sarayların salonlarını süsledi. Karanlık çağlarda aşağılandılar aydınlanma çağlarında yüceltildiler. Ama hep var oldular, hiç unutulmadılar. 

Biri aristokrat zengin bir ailenin kızıydı, diğeri fakir bir ailenin gayrimeşru çocuğuydu. Biri eski dünyadan diğeri yeni dünyadandı. İki farklı toplum katmanından gelip aynı amaç için mücadele verdiler. Kalemleri silahlarıydı. Şimdi her ikisi için üniversitelerde kürsüler açılıyor, anılarına festivaller düzenlenip her yıl yeniden hatırlanıyor. Lesbos’lu Sappho ve San Miguel Nepantla’lı Sor Juana Ines De La Cruz.

1.SAPPHO

Sappho, Lesbos(Midilli) adasında MÖ 620 yıllarında aristokrat bir ailenin kızı olarak doğdu. Hayatı hakkında çok az şey biliniyor. Antik batının en önemli lirik şairi olarak kabul edilir. Ailesi Lesbos adasındaki politik çekişmelere katılmış bu nedeniyle Sicilya'ya sürülmüş ve hayatının bir bölümünü burada sürdürmüştür. 

Sürgün dönüşünde Aphrodite'ye ve şiir sanatına bağlı bir kız okulu açıp yöneticiliğini yapmıştır. Kerkylas adlı biriyle evlenmiş, Kleis adlı bir kızı olmuştur. Bu okulda şiirin dışında dans ve müzik de öğretiliyordu. Aşk şiirlerini, genellikle kadın arkadaşları için yazmıştır. Sappho hakkında ki eşcinsellik dedikodularının kaynağını da bu okul oluşturur.

“Şu kadarını biliyorum
Ölüm kötü bir şey:
Bak, işte tanrılardan belli.
İyi bir şey olsaydı ölüm,
Önce tanrılar ölmez miydi? ”

Bir Afrodit kültü rahibesi olan Sappho, bağlı bulunduğu kültün de kendisine vermiş olduğu rahatlığa dayanarak özgürce içinden geçeni söylemiş, Açık ve yürekli bir tutum sergilemiştir. Dilindeki bu içtenlik ve açıklık sayesinde eserleri, tüm ardıllarını ve benzerlerini geride bırakarak yüzyılların ötesine geçmiş, çağlar boyu öykünülmüş, eleştirilmiştir.

Plato şöyle yazar;"Bazıları, dokuz sanat perisi olduğunu söyler, gelin sayalım onuncusu; Lesbos'lu Sappho."

Sappho, 18. yüzyılda karşılıksız kadın heterosexual isteğin sembolüyken, 20. yüzyılda kadın homoseksüelitesinin sembolü oldu. İngilizce sözcükler "sapphic" ve "lesbian" Sappho dan gelmedir.

Sappho'nun İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Büstü

“Yakındığım yok,
Bir düş değildi esin perilerinin
Bana bağışladıkları zenginlik.
Ben ölsem de adım hiç unutulmayacak.”

“Belki de unutursun sen beni.
Ama bil ki, gelecek günlerde,
Bir takım insanlar anacak beni.”

Sappho'nun şiirleri, tahrip edilen bir kilisede tesadüfen bulunarak, MS 1000 yılında aslına sadık kalınarak 9 kitapta toplandı. 1073'te, bu kopyalardan büyük bir bölümü, Roma'da ve İstanbul'da VIII. Papa Gregory'nin emriyle yakıldı. Bazı şiirleri de, Mısır'da Fayum'daki Crocodilepolis'te, çürümüş papirüs parçaların da bulunarak kurtarıldı. Şiirlerinden günümüze yalnızca 650 dize kalmıştır. Sappho'nun büyüklüğü biçime özü ve içeriği sokmasıdır.

Antik Yunan lirik şairi, Afrodit kültü rahibesi Sappho için üzerinde resmi bulunan paralar basılmış, heykeller, seramikler ve resimler yapılmıştır. 182 şiiri günümüze ulaşabilen Sappho MÖ 570’de ölmüştür.

Kadınların toplumun tamamen dışında, evlerine kapanık yaşamak zorunda oldukları, siyasette, felsefede, sanatta, edebiyatta, erkek hâkimiyetinin bulunduğu bir dönemde Sappho’nun şiirleri dışında neredeyse tüm Yunan edebiyatı erkekler tarafından oluşturulmuştur ve erkeklerin kadınlara bakışını yansıtmaktadır. Erkekler tarafından yazılan bu metinler, kadınların korkuları, özlemleri, aşkları, hayal kırıklıkları konusunda neredeyse hiçbir şey söylememektedir. Sappho’nun şiirleriyse okuma yazmaları olmadığı için neredeyse hiçbir Yunanlı kadın tarafından bilinmiyordu. Fahişeler dışında hiçbir kadın, erkeklerin şölenlerine alınmadığından, burada okunan şiirlerden haberleri olmuyordu. Yunanlı evli kadın, kendisine ait değildi. Babası tarafından kocasına meşru çocuklar doğurma amacıyla verildiği için yaşamının çoğunu ev işi yaparak, çocuk bakarak, dikiş dikerek geçiriyordu. Nesiller boyunca, bir âşıktan alabileceği haz konusunda fikri olmadı.

Kadının birçok yönden yok sayıldığı böyle bir toplumda Sappho’nun, kadına, tene, aşka adanmış, kadının içselliğini özümseyen aşk şiirleri yazma cesaretinde hiç kuşkusuz bir Afrodit kültü rahibesi olmasının büyük payı var. Eski Yunan’da özel olarak eğitilmiş “kurtizan”lar (aşk kadınları), aşk, güzellik ve şehvet tanrıçası Afrodit’in kızları sayılırdı. Afrodit’e adanmış kızlar genç, güzel, genellikle soylu, varlıklı ailelerden kızlardı ve özel okullarda eğitilirlerdi. Lesbos’ta diğer Yunan adalarına kıyasla, çok ileri seviyede bir genç kız, kadın eğitimi söz konusuydu. Sappho’nun yanı sıra rakipleri sayılan Ğorğo ve Andromeda gibi birkaç kadının daha yürüttüğü, genç kızların genel kültür, konuşma, davranış, yürüyüş, müzik, dans, sanat, heykel, sosyal ilişkiler gibi konularda, yani güzel ve estetik olanın alanında eğitildiği pek çok okul vardı. Ancak tüm bunların neredeyse nihai amacı, genç kızların evliliğe hazırlanmasıydı. Sappho, Tanrıça Aphrodite onuruna kurduğu okulda, yanına erken yaşlarda aldığı genç kızları evlilik çağına kadar yetiştirdi. Hem antik dünyanın önemli kadın şairleri çıktı bu okuldan, hem de kız öğrencileri Sappho’nun, kadın doğasının gizli kalmış tüm gizemini anlatan lirik şiirlerinde ebedileşti.

Antik Yunan’da eşcinsel ilişkiler, üst sınıflar arasında yalnızca yaygın bir pratik olmakla kalmayıp aynı zamanda evrensel bir ilişki tarzı ve yüksek bir kültürel değer olarak algılanıyordu. Ancak bu yüceltme sadece erkekler arasındaki ilişkide geçerliydi. Hatta eşcinselliği canla başla savunanlar bile bunu yalnızca bir erkekle oğlan çocuğunun ilişkisiyle sınırlamaktaydı. Oğlancılık, genç adamları güçlü birlikteliklerle tanıştırmak için tasarlanmış toplumsal kabul gören bir kurumdu. Erkekler kamusal alanlarda eşcinsel ilişkilerini gururla yaşarken kadınlar arası romantik dostluk ilişkileri mahrem alanlara kilitlenmişti. Sappho’nun dizeleri sayesinde haberdar olduğumuz bu aşklar, cinsel olmaktan ziyade tinsel ve ruhsal boyutlarda, sevgi, özdeşleşme ve hayranlık duyma biçimlerinde yaşanıyordu. Kadınlara adanan şiirleri ve sadece genç kızlardan oluşan okulu yüzünden lezbiyen olarak anılan Sappho’nun lezbiyenliği de kimi kez bedenseldir ama öte yandan bu bedenselliğe sık sık güçlü annelik duyguları ve geç kalmışlığın hüznü karışır.

Lezbiyen olduğu söylencesine rağmen Sappho’nun Kerkylas adlı bir zenginle evli olduğu ve şiirlerinde de söz ettiği Kleis adlı bir kızı bulunduğu da bilinir. Helenistik, özellikle de Roma Dönemi’nde Ovid başta olmak üzere birçok yazar Sappho’nun Phaon adlı oldukça yakışıklı bir gence âşık olduğu, aşkına karşılık bulamadığı için de Leukos kayalığından atlayarak intihar ettiğinde ısrarcıdır. Çünkü erkek yazarlar, lezbiyen ilişkilerin geçiciliğini ya da cinsel ve tensel olmaktan çok tinsel olduğu fikrini benimsemişlerdir. Bachofen Likya’daki anaerkil sistemi; Atina’da başlangıçta varolan anaerkilliğin İon’laşmayla birlikte dişil ilkeden uzaklaşarak yerini ataerkilliğe bırakma sürecini anlatırken Lesbos’ta anaerkil ilke olarak, Sappho aracılığıyla, kadınların kendi cinslerine duyduğu sevinin tinsel güzelliğe dönüşmesini göstermiştir.

Sappho'nun Roma'daki büstü

İki Farklı şehir iki farklı toplum
O dönemi dahah iyi anlayabilmek için egemen iki şehrin özelliklerini de bilmek gerekir. Militarist Sparta ile komşusu Atina arasındaki rekabetin antik Yunan tarihindeki etkisi büyüktür. Demokrasinin doğum yeri olan Atina'da toplum çok daha hoşgörülüydü. kültüre çok az bir zaman ayıran Sparta'nın aksine Atina; felsefe, sanat ve bilimin insanlık tarihinde görülmüş en sıra dışı başarılarına ev sahipliği yapıyordu. Aristoteles, Platon ve Sokrates gibi filozofların yanı sıra Aeschylus, Aristofanes, Euripides ve Sofokles gibi oyun yazarları da milattan önce beşinci yüzyılda, şehrin altın çağında Atina'da doğmuşlardır.

Antik Yunan’ın iki rekabetçi şehri Atina ile Sparta’da iki farklı yaşam tarzı mevcuttu. Sparta'daki yaşam bireycilikten uzak toplu bir yaşam şekliydi. İnsanlar bireysel değil bir topluluk içinde yaşıyorlardı. Temel amaç hayatta kalmak ve şehrin devamlılığını sağlamak olduğu için her türlü lüksten kaçınılır; sanat, felsefe ve müzik hor görülürdü. Ticaret ve zenginliğin toplumun içinde ayrılık ve tembellik yarattığı düşünülür ve bu işler aşağılanırdı. Tedavüldeki altın parayı bile kaldırıp bunun yerine değersiz demir çubuklar kullanıldığı ileri sürülmektedir.


Atinalılar, Spartalılar gibi şehirlerine yüksek sadakat ile bağlı değildiler. Atinalı vatandaşlar arasında şehrin bireyin mutluluk ve refahı için var olduğu fikri ağır basardı. Bu çerçevede bir Atinalı vatandaşın gözünde şehir, mümkün olduğu kadar çok sayıda vatandaşa servet, soy, statüye dayalı bir ayrım yapmaksızın kamu işlerine eşit derece katılma hakkı tanıyan, içinde düzenli bir hayatın sürdürülebileceği, bireyin doğal yeteneklerinin en iyi şekilde gelişme imkânı bulabileceği bir toplumdur.

Atina'da ise demokrasi ve bireysel yaşam egemendir. Bugün Atina'ya 'demokrasinin beşiği' denmesi ve Avrupa uygarlığının evriminin başlangıcının 6. yüzyıla dayandırılması bu nedenledir.

Birey bilinci : insanın içinde doğduğu doğduğu koşulların gerektirdiği yaşayış ve düşünüş çerçevelerinden kurtularak; bilinciyle, iradesiyle kendisine, yeni gereksinmelerine uygun, yeni bir yaşama yeni bir düşünüş yaratmasıdır.

Bireyci dünya, insan yaşamına, kişiliğine büyük önem verir. Kişiliğini, benliğini kitleden ayrı görmek bu dünyanın ilk ve en açık eğilimidir. İşte bu eğilim Yunan liriğini doğurmuştur. Duyguların çoşkun bir dil ile anlatıldığı tarzın(lirik) doruğunda da Sappho vardır.

Yunan şiirinde üç büyük aşamadan söz edilir: Destanlar, Lirik şiir, Tragedya

Destanlar 
Destan, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış tarihî, toplumsal (savaş, göç, istilâ gibi) veya doğal (yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi) olayların anlatıldığı, hayal unsurlarıyla süslenmiş uzun manzum eserlere verilen genel addır. Tarihteki ilk yazılmış destan Gılgamış destanıdır. Batı edebiyatının ilk uzun şiir formundaki destanları ise MÖ 7. Ya da 8. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Homeros’un kaleminden çıkmış İlyada ve Odysseia’dır. İlyada’da Truva savaşları, Odysseia’da Yunan kahramanı Odysseus'u ve onun Truva'nın düşmesinden sonra evine yaptığı dönüş yolculuğunu konu edinmiştir. Homeros’un İzmir bölgesinde yaşamış olduğu sanılmaktadır.

Homeros
Lirik şiir 
Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına da lirizm denir. Lirik şiirde toplumun hemen her kesimini ilgilendiren sevinç veya acı gibi ortak duygular veya aşk, ayrılık, özlem gibi bireysel duygular coşkulu bir tarzda işlenir.

Eski Yunan edebiyatında ozanlar şiirlerini lir denen telli bir sazla söyledikleri için, bu türlü şiirlere lirik denmiştir. ilk ustaları Sappho (MÖ 612) ve Alkaeus (MÖ 6. yüzyıl) dır. Eski Yunan'da şiir koroları da vardı. Şiir, şarkı gibi besteli olarak solo ya da koro söylenirdi. Eski Yunan'da şiirin bu dönemine eolien dönemi, müziğin yanı sıra şiire toplu dansın da katıldığı ikinci dönemine dorilen dönemi, lirik şiirin yalnızca okunduğu dönemine ise İskenderiye dönemi denilmektedir.

Lirik şiirlerde “aşk, sevgi, ölüm, ayrılık” gibi bireysel ve duygusal konular ağır basar, ürik şiir, okurun duygularına, kalbine seslenir. İnsanın iç dünyasını yakalar, dolayısıyla da lirik şiir eylem, olay, etkinlik ve karşılıklı ilişki sergilemez. Ancak sadece iç dünyayı yansıtmakla kalmaz, nesnel dünyadan kaynaklanan duygu ve düşünleri de içerir. Bu şiirler okuyanı etkiler, duygulandırır. Edebî türlerin en sanatsal, en katışıksız, en yoğun olanı lirik şiirdir. Lirik şiir, okuyucuya ve dinleyiciye estetik bir haz verir.

Lirik şiir bugünkü anlamdaki niteliğine 18. yüzyılda romantizm akımı döneminde kavuşmuş, kuralları oluşmuştur. Lirik şiirler Türk edebiyatında eskiden “kopuz’ denen bir tür saz eşliğinde söylenirdi. Sonraları kopuzun yerini “saz” ve “bağlama” almıştır. Türk edebiyatımızda halk şairlerinin (âşık, ozan) söylediği şiirlerin çoğunun lirik şiir olduğu söylenebilir. Halk edebiyatında “güzelleme” türündeki koşma, semai”; divan edebiyatında ise “gazel, şarkı, murabba”; lirik şiire girer. Tanzimat döneminde de kemençeye benzer bir çeşit telli sazın adı olan “rebab’dan dolayı bu tür şiirlere “rebabî” denmiştir.

Tragedya
Ciddi ve hüzün verici karakterlerden kurulu ve sonu kötü biten bir dramatik tiyatro eserlerine verien addır. Konularını genellikle tarihten ve efsanelerden alır. Seyircide acıma ve korku duygulan uyandırarak ruhu tutkulardan arındırmak amacıyla yazılan oyundur.

Oyunun dramatik bölümlerini diyaloglar, lirik bölümlerini ise koro oluşturur. Konu mutluluktan mutsuzluğa, felakete doğru gelişerek sonuçlanır. Kahramanın düştüğü durum, her şeye rağmen hak ettiği bir son değildir.

İlk trajediler MÖ 6. yüzyılda eski Yunan edebiyatında yazılmıştır. Aiskhylos (MÖ 525-456), Sophokles (MÖ 495-406), Euripides (MÖ 480-406) eski Yunan edebiyatının; Corneille (1606-1684) ve Racine (1639-1690) Fransız klasik edebiyatının en önemli tragedya yazarlarıdır.


Sappho’nun şiirlerinden örnekler

ONUNLA
Onunla tatlı tatlı fısıldaşırken
sevecenlikle gülümserken ona,
büyülersin tanrılaşan erkeğini
yüreğin paramparça dağılır oysa.

Nasıl da tutulur dilim bir bilsen
sesim kısılır, kulaklarım uğuldar,
hüzünle buğulanır gözlerim,
titremeye başlar terli bedenim,
yemyeşil kesilirim otlar gibi,
küçük ölümle yüzyüze gelirim.

Ama karşında böyle umarsız kalsam da
Cesaretle katlanmalıyım tüm acılara.

APHRODİTE’YE YAKARIŞ
Ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz Aphrodite
Ulu Zeus’un düzenci kızı
yalvarırım yüreğimi acılarla
dağlama!

Yardımıma gel gene, hani eskiden
sesimi duyunca nasıl, çıkıp
babanın sarayından kanat çırpan
kuşların

çektiği yaldızlı arabana biner;
yeryüzüne inerdin bulutsuz
mavilikten;
ölümsüz dudağında o aydınlık gülüşle
sorardın,

“Gene nen var?” derdin, “nedir gene
deli gönlünü çelen? Tılsımımla kimi
bafltan çıkarıp yollamam gerekiyor
koynuna?

Söyle, Sappho, kim seni üzen?
Kaçıyorsa kaçsın, bırak,
yakında o senin ardına
düşecek,

bugün almıyorsa verdiklerini,
yarın o sana armağanlar verecek,
seni sevmiyorsa, istemese de er geç
sevecek.”

Geleceğin varsa, şimdi gel,
kurtar beni
kuşkudan, ne diliyorsa gönlüm
yerine getir, sen de katıl benimle
savaşa.



2.SOR JUANA DE LA CRUZ

Sor Juana Ines de la Cruz, çiftçi bir kadınla Bask kökenli bir askerin evlilik dışı çocuğu olarak 1651'de San Miguel Nepantla'da doğdu. Doğumundan birkaç yıl sonra babası evi terk edince dede evinde annesiyle birlikte yaşadı. Juana'nın dahi bir çocuk olduğu çok küçük yaşta anlaşıldı. Henüz üç yaşındayken okumayı öğrendi, altı yaşına geldiğinde, kültürlü biri olan dedesinin kütüphanesindeki kitapları okuyordu. Sekiz yaşındayken ayinlerde okunan dinsel konulu ilk şiirini yazdı. Dokuz yaşındayken özel bir öğretmenden Latince dersleri almaya başladı, sadece yirmi derste ileri derecede Latince’ye hakim oldu.


Bir süre sonra dedesinin ölmesi ve annesinin de yeniden evlenmesi üzerine Meksiko şehrinde oturan teyzesinin yanına taşındı. Teyzesi ve kocası Juanna’nın yeteneğini keşfedince sarayın çalışanları arasına katılması için genç kıza baskı yaptılar.  Çaresiz kalan genç kız saraya mutfak yardımcısı olarak girdi.

1664 yılında sarayda tesadüfen Yeni İspanya Genel Valisinin eşine kendisini tanıtma şansı bulan Juana, valinin eşi tarafından nedimeliğe atandı. Juana, burada son basılan kitapları okuma ve şehrin aydınlarıyla tanışma olanağını buldu; yetenekleri, etkileyici kişiliği ve güzelliğiyle sarayın gözdesi oldu. Aynı zamanda sanat, teoloji, edebiyat, bilim gibi konularla da ilgileniyordu. Harika çocuk olarak ün kazandı.

17 yaşındayken Valinin çocuğunun özel öğretmeni olabilmek için düzenlenen sözlü sınavda bilgisi ve zekasıyla değerlendirmeye katılan 40 öğretmeni de hayrete düşürdü. Ve özel öğretmenliğe hak kazandı.

O dönemde, toplum içinde saygın bir yer edinmek isteyen bir kadın için iki seçenek vardı; evlilik ya da rahibelik. Juanna çalışmaları her şeyin üstünde tuttuğundan evliliği hiç düşünmedi, manastırı seçti.
Önce Yalınayak Karmelitler manastırını denedi; fakat koşulları ağır gelince San Jeronimo manastırına girdi. Burada muhasebecilik, arşivcilik ve sekreterlik gibi manastırla ilgili görevlerini sürdürürken, bir yandan da edebi, sanatsal ve bilimsel çalışmalarına devam etti. Saray soylularının istediği şiir ve komediler yanında dini ayinlerde kullanılacak şiir, şarkı ve oyunlar da yazıyordu. Ünü İspanya‘ya kadar yayılmıştı.

Din dışı konularda yazması kilise büyüklerince pek hoş karşılanmıyordu ama Vali ve eşinin desteğine sahip olduğundan kendisini engelleyemiyorlardı. 


Gene de Kilise, bir rahibenin 'iffetsiz' aşk şiirleri yazmasını hoş görmediği gibi, onun teoloji gibi erkeklere özgü sayılan bir konuda kalem oynatmasını da uygun bulmuyordu.

1690'da bir piskopos arkadaşına yazdığı mektupta bir vaazı eleştirmesi kilisedeki düşmanlarının eline büyük bir koz vermiş oldu. Piskopos, bu mektubu abartarak yayınladı ve kilise çevrelerinde kıyamet koptu.

Sor Juana, bu suçlamaya 1691'de yayınladığı (Sor Filotea'ya Yanıt) isimli uzun mektubuyla cevap verdi. Mektupta; Kadınların eğitim görme ve entelektüel faaliyetlerde bulunma hakkını savunuyordu.
Kadınların eğitim görmesinin engellenmesinin dinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını; kadınların da erkekler gibi öğrenmeye hakkı olduğunu; eğitimli kadınların topluma neler kazandırabileceğini ve bildiklerini kadınlara özgü olduğu kabul edilen başka beceriler gibi kuşaktan kuşağa aktarabileceklerini son derece etkileyici bir dille anlatıyor ; erkek egemen toplumu ve bunun bir uzantısı olan kiliseyi de kıyasıya eleştiriyordu. Sor Juana, bu açıdan feminizmin öncülerinden biri sayılıyor.


1692'de tanıştığı ikinci valinin de görevden ayrılması, Sor Juana'yı kilise karşısında bütünüyle savunmasız bıraktı. İspanya’ya geri dönen vali ve eşi yanlarından basılması için Juana’nın şiirlerinide taşıyorlardı. Şiirler İspanya’da kitap olarak basıldı.

Başpiskopos yazmasını engellemek için engizisyon ile tehdit edince pes eden Sor Juana kendi kanıyla imzaladığı pişmanlık bildiren bir itirafname yazdı; 4 bin kitabını, müzik aletlerini, teknik araç gerecini satarak parasını yoksullara dağıttı. Yazmaya son verip ibadet ve hayır işleri gibi sadece rahibeler için uygun görülen görevleri yapmaya başladı.

1695'te şehri saran bir veba salgını sırasında öldü. Her sene National Museum of Mexican Art tarafından anısına düzenlenen bir festival ile anılıyor.


Kadınların direnişini kırmak için ısrarla uğraşır, sonra da onları hoppalıkla suçlarsınız.

Kadını elde edene kadar göklere çıkarır, amacınıza ulaşınca da aşağılarsınız.

Hangisi daha zavallı; para için günah işleyen kadın mı; yoksa günah işlemek için para ödeyen erkek mi?

Hepinizin aynı derecede suçlu olduğunuz düşüncesi sizi niye bu kadar şaşırtıyor?

Ya onları ne hale getirdiyseniz o halde sevin, ya da onları sevebileceğiniz bir hale getirin.